19 Mart 2009 Perşembe

Yolculuk

Yarın Türkiye yolcusuyum.. en son 14 şubatta gitmiştim. aslında yaklaşık bir ay olmuş ama bana daha uzun gibi geliyor. bir ay türkiyede kalıp sonra yine buradaki sıkıcı monoton ve sınav stresli hayatıma dönüyorum.. bütün gecem bavul hazırlamakla geçti.. bir yandan yazın dönerken eziyet olmasın diye kışlık eşyalarımı geri götürüyorum.. bir yandan da türkiyedeyken okumam gereken kitapları, makaleleri aldım yanıma.. bunların hepsini ayarlamak bütün gecemi aldı..

ve tabiki bavulum külçe gibi oldu.. hatta excess luggage olmam bile olası.. ama olsun.. yarın akşam üzeri havalimanında olacak olmanın hayali bile değiyor bugünkü yorgunluğuma..

hemen türkiyede yapacaklarımın listesini yaptım. önce birkaç gün ankara ve dost ziyaretleri :) sonra aile ziyareti ve en son istanbul.. bi de yiyeceklerimin listesi var ki pek şenlikli.. geçen doktorcuğumun iskender yediğini duyup ya "ben de istiyoruuuum" diye ağlamamdan sonra (sanki türkiyedeyken hergün iskender yermişim gibi, sonra olayın saçmalığına günlerce güldük) dr. shepherd bana bütün sevdiğim yemekleri ısmarlama sözü verdi.. listenin en başında iskender (tabi ki) ve mantı var..

çok heyecanlıyım.. yatsam kalksam evimde olsam... :(

16 Mart 2009 Pazartesi

Now i see the sun!!!


Artık bahar geldi..

inanması güç ama gerçekten.. türkiye'de havanın nasıl kötü/karlı/soğuk olduğuna dair haberler alırken ingiltereye bahar geldi..

nasıl özlemişim... ben buraya geldiğimde eylül sonuydu ve hava gerçekten türkiyeye göre oldukça soğuktu. türkiyede incecik yağmurluklarla t-shirtlerle gezilirken burda kazakları giymeye başlamıştık.. kış da oldukça soğuk, sert ve depresifti.. ama uzun ve soğuk bir kıştan sonra baharı hissetmek harika.


bu güneşli hava bile beni mutlu etmeye yetti. ağaçlar hafiften tomurcuk vermeye başlamışlar, çimler yemyeşil, hatta papatyalar bile açmış minik minik.. (fotoğrafta görülmüyor sanırım :( )

sabah biraz işim vardı, özellikle yolu uzatarak etrafta saçma sapan dolandım... hatta mont bile fazla geldi..

türkiyeye dönmeden toparlamam gereken işler olduğu için odaya geldim.. ama camın iki kanadını da sonuna kadar açtım, odamın içi ışıl ışıl.. bir de pencereden fotoğraf çektim.. malum bu hava bir nimet burada.. bu çirkin tuğla binalara rağmen hava güzelken burayı sevmeye başladığımı bile söyleyebilirim..
p.s. başlık metallica (unforgiven II)'dan arak..

13 Mart 2009 Cuma

Lipstick Index



Kaynak: The Economist

12 Mart 2009 Perşembe

Leamington Spa


Aslında dünkü can sıkıntım hala devam ediyor. ama uzun zaman önce bir arkadaşıma söz vermiş olduğum ve dersler de hafiflediği için bugün benim yaşadığım şehrin çok yakınında olan bir kasabaya gittim: leamington spa. leamington üniversiteye çok yakın. otobüsle 20-25 dakikada ulaşılıyor. aslında daha önce bir kere daha gitmiştim ama o zaman geceydi ve pek bir şey anlamamıştım. yine de o zaman christmas öncesiydi, o yüzden heryer ışıl ışıldı. bugünse şansıma ing.de çok bulunmayacak bir hava vardı. pırıl pırıl bir güneş. sıcak hava.. tabi herkes güzel havayı fırsat bulup kendini dışarı atmıştı..

biz de bu fırsattan istifade sokaklarda dolandık. leamington bir yandan klasik bir ingiliz kasabası ama bir yandan da ing.nin geneline göre daha zengin bir kasaba. o yüzden heryer çok zevkli.. binalar bembeyaz pasta dilimlerini andırıyor. sokak aralarında çok sevimli publar, kafeler ve restoranlar var. şehrin adının spa olmasının nedeni ise burada kaplıca/hamam benzeri bir yerin olması.. ismi royal pump. ing. genelinde pek ünlüymüş. aslında şehrin tam ismi royal leamington spa, çünkü vakti zamanında bir ingiliz kraliçesi burada konaklamış. bu yüzden royal eklenmiş isminin başına..

kasabanın içinden bir nehir geçiyor. bu nehrin en geniş olduğu yerde kocaman bir park yapmışlar. bu parkta aldığımız italyan dondurmalarını yedik (sanırım bu dondurma sayesinde madoya ihanet etmiş oldum, çoookkk bşarılıydı..) parkta avare avare dolaşıp, bol bol güldük..

daha önce geldiğimde cafe rouge die bir fransız restoranında yemek yemiştik. bugün ise tercihmiz klasik bir ingiliz restoran/pubı oldu. burda da fish and chips yiyerek bol bol kalori aldık.

leamingtonı bu gittiğimde çok beğendim. hatta önümüzdeki sene kalacak yer araştırırken leamingtona bir şans versem mi die bile düşündüm. tek kötü yanı okula biraz uzak olması, özellikle rush hourlarda bir saate yaklaşıyormuş kampüse varış süresi ve otobüs ağı da pek iyi değil.

maalesef yanıma fotoğraf makinamı almayı unuttuğumdan internetten bulduğum iki resmi ekledim. ilk resim parka (sanırım adı royal garden idi), ikincisi ise kasabanın şık ve geniş caddesi parade'e ait..

kolajdaki resimler: wikipedia. kolaj bana ait.

10 Mart 2009 Salı

Bugün

insan sorunlardan kilometrelerce uzakta da olsa bazı şeyleri bavulunda beraberinde getiriyor.

ama uzaktayken sorunlarla başetmek çok daha zor geliyor.

8 Mart 2009 Pazar

“Siz de işçi öldürmeyi iyi bilirsiniz!”

Yazı Ece Temelkuran'dan.. Kendisini çok severim.. özellikle bazı toplumsal ve siyasi konulardan çok doğru tespitleri ve yorumları olduğunu düşünüyorum.. (tabi kendisine %100 de katılıyor değilim her konuda...) neyse, bence Türkiyedeki en başarılı kadın gazetecilerden biri.. kendisini bu vakte kadar tanımamış olanlara köşe yazılarından derlenen "içeriden" ve "kıyıdan" kitaplarını hararetle tavsiye ederim. Ben bir de "Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita"yı okumuştum. Venezülellayı ve Chavezi anlatıyor.. Bana başka bir dünyanın da mümkün olabileceği hissiyatını uyandırmıştı..

Ece Temelkuran bügün bir röportaj yayımlamış köşesinde. Beni çok etkiledi. Hatta gözlerim doldu diyebilirim. Aslında hayatın nimetlerinden ne kadar orantısız biçimde faydalanıldığını (ya da faydalanılmadığını) çok çıplak bir şekilde gösteriyor. ve işin enteresan tarafı bizim bu kadar şaşırarak ve etkilenerek okuduklarımıza bu olayın kahramanları o kadar alışmışlar ve bununla yaşamayı öyle kabullenmişler ki.. bence olayın asıl çarpıcı kısmı burada..

kaynak: milliyet.com.tr


“Teker teker öldüğümüz için mi hiç ses getirmiyor acaba?”Bunu hakikaten dümdüz sordu 30 yaşındaki Yılmaz. Nasıl yazayım dedim gerçeği? Onların dediği gibi demeye karar verdim.
Dümdüz: Ölecekler. Masada gördüğünüz üç adam yarın öbür gün, ne zaman belli değil, ama kesin ölecekler. Bir gün yolda pat diye düşüp ya da yemek yerken. Boğularak ölecekler üstelik, nefessiz kalarak. Ve beş parasız. (Kusura bakmayın arkadaşlar!) Neden? Çünkü kotlarımız havalı olsun diye. Çünkü Avrupai kot markaları bu işi Avrupa’da yaptıramayıp, gelip bizim gariban ülkemizde karın tokluğuna yaptırabildiği için. Çünkü o markaların patronları, insan öldürdüğünü bilmelerine rağmen bu gencecik adamlara hiçbir önlem almadan kot kumlattığı için. Çünkü Çalışma Bakanı bu işteki sorumluluğunu kabul etmediği için. Çünkü sigortasız çalıştıkları için...

39 ‘rodeocu’

Yılmaz göğsünü tutup “Filistin” dedi, nefesi yetmeyince ağzına fıs fıs bir şey sıktı:“Bu da Türkiye’nin Gazze’si!”Abdülhalim tamamladı:“Adam ‘One minute’ dedi ya, ben de ona demek istiyorum ‘Siz de işçi öldürmeyi iyi biliyorsunuz’ diye!” Şimdiye kadar 39 kot kumlama işçisi öldü. Sessiz sessiz. Slikozis diye bir hastalığın olduğunu bilmeyen, olduğunda öleceğini öğrenen, ciğerlerine kum yapışarak ölecek olan yüzlerce işçiden biri Yılmaz. Farkında değil belki, üç kere söyledi:“Tek çaresi akciğer nakli ama 150 bin euro’ymuş. Viyana’da yapıyorlar bir tek. 150 bin euro’ymuş.”Yılmaz, konuşacağımız İşçi Kardeşliği Partisi’nin binasına gelmek için dolmuş parası borç aldı.“Dayıoğlum Mehmet şimdi oksijene bağlı. O da ‘rodeo’dan.”Rodeo?“Kot kumlama işine denir rodeo. Kotun rengi açılıyor, yumuşuyor.”

‘Öleceğimizi biliyorlardı’

“Rodeo”nun efsanesi sayılan Şaban usta, işin sırrını anlatıyor. Onu dev gibi zannederlermiş, öyle iyiymiş kumlamada. Şimdi bir kaç metre yürüyünce durup dinleniyor: “Haftada on bin parça iş verir mesela Mavi jeans, sen girersin 2 metreye 2 metre kum dolu odaya, odaya hava basılır, sen de odanın içinde ağzında bir tülbent, çalışırsın. Kum insandan pahalı ya, kum yabana gitmesin diye havalandırmazlar da. O kum ciğerine yapışır, çıkmaz, tedavisi yoktur. Adı Slikozis. Röntgene bak ciğerin delik deliktir.”Bir ara 46 kiloymuş, şimdi toparlamış, sadece ölecek yakında. “İki yıldır öğrendik biz bu hastalığı. Ama bize kotları gönderenler biliyordu.” Dersine en iyi çalışmış olan Abdülhalim. Çünkü üç erkek kardeşi ve sekiz amcaoğlu da onunla birlikte aynı ölüm yolunda. Bingöl’de sadece onun geldiği köyde 300 kişi ölecek aynı sebeple:“1960’da kot kumlama işi yasaklanmış Avrupa’da. O yüzden Suriye, Bangladeş, Türkiye gibi ülkelere gönderilmiş bu iş. İki yıla Mısır’da da çıkacak bu hastalık. Çünkü rodeo bizden de oraya gidiyor.”Mehmet’in aklına geliyor:“Benim bildiğim iki Azeri öldü. Başkaları da vardı. Romenler, İranlılar, Moldovyalılar, Ruslar... Onlar ölmüşlerdir kesin.”

Elif ve dayanışma

Türkiye’de kaç kurban var?“Biz şimdilik 600 kişiye ulaşabildik Kot İşçileri Dayanışma Komitesi olarak. Ama hasta olduğunu bilmeyen, gidip verem tedavisi görenler var. Sessizce ölüyorlar.”O zaman Yılmaz tekrar etti: “Acep beraber ölsek mi ses çıkar?”Dondum. Beş yaşındaki kızının adı Elif, onu söyledi sonra. Yüzü kırıldı gibi oldu. “Bizim sırtımızdan çok para kazandılar” diyor Mehmet, 38’inde ve gelirken bir kaç metre yürüdüğü için yarım saattir nefesi düzelmiyor:“Ayda bir gece kendi maaşımıza çalışırdık, geri kalan 29 gece onlara. Gecede 2-3 milyar kazanırdı o atölyeler. Ama şimdi bize emekli maaşı bağlayacaklar diye ödleri kopuyor. Sağlık raporunda hastalık göründüğü için çalışamıyoruz, malulen de emekli etmiyorlar. Huzurla ölmek istiyorum sadece.”Kot İşçileri Dayanışma Komitesi olarak örgütlenip şu ana kadar 160 dava açmışlar iş yerlerine. Sigorta tespit davası çoğu. Sonra tazminat açılacak, Çalışma Bakanlığı’na dava açılacak, belki malulen emekliliği verilmeyenler dava açacak.
Ama iki mesele var. Biri para. Para toplamak için dayanışma gecesi yapacaklar. 11 Mart’ta İstanbul’da Mustafa Kemal Kültür Merkezi’nde. Anadolu Ateşi, Arif Sağ, Cahit Berkay, Elveda Rumeli oyuncuları, İclal aydın, Emrah Karaca, Kardeş türküler, Mor ve Ötesi, Şebnem Sönmez, Yasemin Göksu, Zeynep Tambay katılacak. Saat 19:00’da MKM’de. MKM nerede? Uğur Mumcu cad. No:8 Akatlar Beşiktaş. Davetiye bedeli 50 ve 30 TL. Ayrıca bağışlar için www.kotiscileri.org sitesinde, bir form var, oradan derhal bağış yapabiliyorsunuz.

‘Ölelim de para alalım’

“Ama ölünce karına emekli maaşı bağlıyorlarmış” dedi Yılmaz, bunu umarak, sadece bunu bekleyerek. “Bakma, o da kesin değil” dedi Abdülhalim. “Ama böyle ne emekli olabiliyoruz, ne çalışabiliyoruz. Nasıl olsa öleceğiz, bari ölelim de çocuklar para alsın” diye tamamladı Yılmaz. Ölümden bahsettiler sonra. İkinci mesele de buydu işte: Para gibi zaman da azdı. Ölüm mühim değildi de bu haksızlık... Gencecik yaşta kotlarımız için ölen bu adamlara hesap sormaları için yardım edin.

6 Mart 2009 Cuma

Ekonomi ve Karikatürler

Son bir haftam international trade üzerine bir makale yazmakla geçti. Bu sene Nobel ödülünü kazanan Krugman'ın iki çalışması üzerine odaklanan, biraz bayık, fazlasıyla zor ve stresli bir yazı oldu benim için.. aslında hazır bu konu üzerine uzun bir süredir çalışmışken Nobel ve Krugman üzerine bir yazı yazsam diye düşünmüştüm. ama karşıma bir karikatür çıktı ve ben de fikrimi değiştirdim.. Krugman yazısını bilinmeyen bir tarihe erteliyorum.

bir süredir karikatürlerle ilgileniyorum, ama özellile de ekonomi ile ilgili olanlarına.. malum içinde bulunduğumuz ortam -ekonomik anlamda- pek karışık olduğu ve ve her kargaşanın içinde biraz da mizah bulunduğu için tabi mizahçılara da bol bol malzeme çıkıyor..


işte beğendiğim karikatürlerden bazıları... Hepsi chappate'nin.. kendisi isviçre asıllı bir karikatürist.. sanırım wsj'de çizittiriyor.. üsttekini (The Nobel 2008 goes to Ms Jones) özellikle çok beğendim.. Krugman'la kafayı bu kadar bozmuşken bu nobelli karkatür pek bi komik geldi.. finansal açıdan dev sayılacak bankalar bile battıktan sonra.. hoş olmuş..

ABD'nin büyümeyi artırmak için insanları harcama yapmaya yönlendirmesini hicveden bir karikatür..


Bu da bana bizdeki Egebank, İmarbankası olaylarını hatırlattı. Finansal sistemde ahlaki çöküntü böyle oluyor işte..


Buna bir de bizim Başbakan'ı ekleyip, "ne krizi canım, kim çıkarıyor" dedirtseymiş daha iyi olabilirmiş..

1 Mart 2009 Pazar

Gereksiz karalamalar ve sıkıldıklarım listesi...


Bu aralar içimde bir karamsarlık, bir depresiflik... Aslında bunun belli başlı bir kaç nedeni var. İlk olarak, perşembeye yetiştirmem gereken international trade ödevim beni ziyadesiyle yoruyor. Onun dışında home sick olma dönemim yine... Bazen "of ya ne iyi yapmışım da gelmişim, ank.dan, işten kurtuldum yaşasın yeniden öğrencilik" diyorum. bazen de özlem daha ağır basıyor. Eeee, ne de olsa ikizler burcunun gururlu bir üyesi olarak bu kadar devingen bir ruh haline sahip olmam gayet normal diye düşünüyorum..


Ama şaka bir yana yeni bir hayata alışma, burada el yordamıyla yeniden bir hayat kurma çabaları rayına oturup da ortama alıştıktan sonra bazı şeyler yavaş yavaş rahatsız edici gelmeye başlıyor. Asla Türkiye hakkında atıp tutan, "azizim Avrupa böyle mi, o yüzden almıyolar bizi AB'ye" diyen memnuniyetsiz kesimden olmadım (en sinir olduğum da bu tipler kesinlikle ellerini taşın altına da koymazlar, oturdukarı yerden böyle uyuz uyuz bilmeden etmeden eleştiri yaparlar. neyse konumu bu değil..) ama buraya geldikten sonra gerçekten ülke olarak sandığımızdan daha iyi özelliklere sahip olduğumuzu gördüm.

Neyse, bugün aslında şu saçma ödevle uğraşmam gerekirken bunları düşündüm. Birden aklıma sıkıldığım şeylerin listesini yaptım...

1. Burası ingiltere.. tabi ki ilk olarak havadan sıkıldım. ya bir gün içerisinde sabah sisli, öğlen güneşli, akşam üzeri yağmurlu, gece karlı olu mu? başka bir coğrafyada görülür mü böyle bir şey?

2. etrafta sürekli hintli, çinli görmekten sıkıldım.. ya tamam international bir ortam, her millettn insan da kabulüm.. ama bu kadar da çok olunmaz ki..

3. marketten plastikten hallice sebzeler almaktan sıkıldım. bir taze fasülye aldım, ebat olarak 30 cmlik cetvel ile aynı. pişmeleri saatler sürüyor.

4. hintli flat mate'in pişirdiği baharatlı yemek kokusundan;

- çinli olanın pisliğinden,

- rus olanın bangır bangır elektronik müzik dinlemesinden,

- diğer hintlinin kapı önüne arkadaşlarını toplayıp sigara içmesinden, o baskın fena hint aksanları ile bağıra bağıra konuşmalarından sıkıldım.

5. bu gölün etrafındaki ördeklerin sesinden sıkıldım. bi sabahım vardı mışıl mışıl uyuycak, ördekler yine gölden kalkıp binaları istilaya kalkıştılar, bet sesleriyle vak vak diye bağırarak..

6. ha tabi bu kadar ördek olunca her yerde bunların pisliklerini görmekten sıkıldım.

7. türkiyeye dönüş tarihlerini hesaplamaktan sıkıldım.

şimdilik bu kadar..

ne zaman geçer benim depresyonum???