2 Mayıs 2014 Cuma

Floransa - Toscana - Milano Gezisi


Malum, Barcelona'dan dönüşümüzün üzerinden 15 gün geçmesinin ardından bizim hanede, "E sırada ne var? Nereye gideceğiz?" şeklinde homurtular yükselmeye başladı. Amsterdam, Yunan Adaları, Tahran, Beyrut gibi alternatifler sıralandı, araştırmalar başladı. En sonunda bir anlık "impulse purchase" örneği göstererek Lufthansa'dan Milano'ya gidiş dönüş uçak biletlerimizi aldık...

Tatilimiz altı günden oluşacaktı ve bu altı günü 3,5 gün Floransa, 2,5 günde de Milano olacak şekilde planladık.

1 Haziran cumartesi günü öğleden önce Milano'ya vardık. Hemen bilet makinalarından biletlerimiz alıp kendimizi Central Station'a attık. Milano tren istasyonu, görkemli bir mimariye sahip, inanılmaz kalabalık bir Mussolini eseri. Floransa'ya ulaşacak olan trenimiz için yaklaşık 1 saat bekleme süremiz vardı. Tren istasyonun bulduğumuz eli yüzü düzgün bir yerden (ki hiç fena değildi.) aldığımız cappuciono ve sandviçlerimiz eşliğinde kahvaltımızı yaptık, biraz soluklandıktan sonra trenimizin olduğu platforma doğru yollandık.

Eğer İtalya içinde seyahat edecekseniz ve bizim gibi büyük turist grupları ile güruh halinde gezmeyi sevmiyorsanız ve bireysel olarak gezecekseniz öğrenmeniz gereken ilk şey tren sistemi... İtalyanlar bir Akdeniz ülkesinden beklenmeyecek şekilde disiplinli ve başarılı işleyen bir tren sistemine sahipler. Biletleri öncesinden alırsanız, oldukça ekonomik seyahat etme olanağı da yakalıyorsunuz. Araba kiralamak da akla gelen bir yöntem olabilir, ancak hem daha uzun sürecektir hem İtalya'da araba kullanmak biraz sıkıntılı... Bu noktada Under the Tuscon Sun'da Marcello'nun dediklerini hatırlıyoruz. Yeşil ışık "avente, avente", sarı ışık "decoration", kırmızı ışık "suggestion"... (Bu kelimeleri İtalyan aksanıyla okuyoruz :) )Tren biletlerini mutlaka resmi site olan Trenitalia'dan almaya özen göstermenizi öneririm.En azından benim Trip Advisor'dan okuduğum yorumlar bunu öneriyordu. Trenler oldukça konforlu, hatta trene bindikten sonra internet paketi satın alarak 2,5 saatlik yolda canınız sıkılmadan gidebiliyorsunuz.

Trenden indiğimizde bir süre otelimizi aradık. Aslında yürüme mesafesinde olmasına rağmen sokak numaraları o kadar karışıktı (30, 14, 96 vs. diye gidiyorlar mesela) ve otelin verdiği tarif o kadar kötüydü ki, yarım saat kadar sokaklarda manasız bir şekilde aşağı yukarı yürüdükten sonra otelimize ulaştık.. Otel demişken burada bir parantez açmak gerekiyor... Floransa'da bazı yerlerde standart olarak gelen hizmetlere ulaşımda sorun yaşayabilirsiniz.. Bizim en çok eksikliğini çektiğimiz odalarda wi-fi olmamasıydı. Odalarda sadece kablolu internet vardı ve Ipad ve Iphone ile maalesef bağlanamadık. Tam da Gezi olaylarının patlak verdiği tarihte orada olduğumuzdan ara ara otelin resepsiyonuna giderek burada wi-fi ihtiyacımızı giderdik :) Ancak Floransa'daki pek çok otelde durum bu şekilde. Otel bazı ufak problemlerine rağmen, müthiş konumu ve güzel kahvaltısı ve resepsiyonistin hayatımızda en mükemmel pizzasını yememize neden olan tavsiyesi nedeniyle bizi memnun etmeyi başardı.

Floransa oldukça küçük, sıcak, sevimli ve turist dolu bir şehir.. Bu nedenle pek çok yerde olduğu gibi turist kalabalığından fırsat bulup da şehrin tadını çıkaramıyorsunuz. Şehrin biraz boş ve sakin zamanlarında sokaklar gezmek isterseniz, bizim gibi sabahın erken saatlerini veye akşam geç saatleri tercih etmenizi öneririm. Biz gezi planımızı şu şekilde yaptık:
İlk gün, Floransa sokakları, Arno nehri kıyısı ve ...
İkinci gün: Ufizzi Gallery ve ...
Üçüncü gün: Toskana Vadisi gezisi.
Dördüncü gün: Kapanış ve Milano'ya dönüş...

Draft'ta kalmış bir yazıymış..
Devamı gelecek...

14 Mayıs 2013 Salı

Bir Barcelona Gezisi

Bu sene bahar gezimizin rotasını Barcelona oluşturdu. Barcelona aslında şahsen benim aklıma gelen ve görmek istediğim yerler arasında önceliği olanlardan değildi (ne saçma bir düşünce!), ancak boş zamanlarında lufthansa.com'da dolaşmayı adet edinen Dr dreamy uygun fiyatlı biletler bulunca "Hadi bakalım" dedik ve hazırlıklara başladık.

Hazırlıkların ilk aşamasını konaklayacak yer bulmak oluşturuyordu ve bu konuda her zaman olduğu gibi sadık ve güvenilir dostumuz booking.com yardımımıza koştu. Kendi aradığımız kriterler dahilinde bir otel bulduk (K+K Picasso Hotel Barcelona), Barcelona için araştırmalarımızı yaptık ve Nisan ayında güneşli bir cumartesi günü öğleden sonra Barcelonadaydık. Tren ve metro yolculuğunun ardından otelimize yerleştik ve kendimizi Barcelona sokaklarına vurduk.

Barcelona'da ne yenir ne içilir konusunda epey şey okumuş, öneriler toplamıştık. Ama ilk gün o kadar açtık ki gözümüze kestirdiğimiz ilk yerlerden birine oturduk. Ve pek şanslıydık ki seçtiğimiz yer pek hoşuma giden Trobador'du. Burada önce birkaç tapas denedik, yanında buz gibi biralarımızla karideslerin, balıkların ve leziz peynirlerin tadını çıkardık. Barcelona'dayken Paella yemek kaçınılmazdı, bir Dr. ile birtanesini bölüşerek yedik ve iyi de olmuş çünkü porsiyon çok büyüktü ve (özellikle başka bir yerde yediğimiz versiyona göre)  inanılmaz lezzetliydi.

İlk günümüzü, La Rambla'ya açılan minik sokakları ve güzel binaları keşfederek, La Rambla boyunca yürüyerek geçirdik. Barcelona size her adım başı durup havayı içinize çekip güzel binaları incelemenize imkan tanıyan pek çok gizli hazine içeriyor. Bu nedenle ilk günün sonunda "iyi ki gelmişiz" dedik.


Bu arada La Rambla üzerindeki Boqueria (ki her blogda, her gezi yazısında kendisinden bolca bahsediliyor.) mutlaka uğranması gereken bir yer. Burada taze meyvelerin, meyve sularının tadına bakabilir; çikolatalar, şarküteri ürünleri alabilirsiniz. Burada ayrıca tapas yiyebileceğiniz daha yerel dükkanlar da var.
Biz buradan gezi aralarında enerji toplayabilmek için çikolatalar ve taze meyveler aldık.. Çikolatalar tahmin edebileceğinizden daha pahalı ama özellikle şampanyalı olanlar inanılmaz lezzetli idi.. Şiddetle tavsiye olunur.

(Boqueria'dan meyve ve çikolata manzaraları)

İkinci günümüzü Montjuic'e ayırmaya karar verdik ve buraya deniz üzerinden teleferikle ulaşılabileceğini öğrenince heyecanla saat 9'da kendimizi Barcelonata'ya attık. Ancak sürpriz... Teleferik saat 11'de çalışmaya başlıyordu. Şansımıza ve İspanyollar'ın tembelliğine söylenerek en yakın metro istasyonuna, sonra da finüküler aracılığıyla Montjuic'e ulaştık.

Montjuic son derece keyifli ve geniş bir park. İçinde Montjuic kalesi, Miro müzesi, Ulusal Katalan Sanat Müzesi (MNAC), olimpiyat stadı, botanik parkı gibi farkı fasiliteler var. Montjuic içinde yürüyerek gezebileceğiniz gibi teleferikle kalenin olduğu tepeye gidip gelebilir, veya otobüsle de ulaşım sağlayabilirsiniz. Biz tepeye teleferikle çıkmayı daha sonra tepeden aşağıya dolaşarak inmeyi tercih ettik. Bence Barselona'da mutlaka denenmesi gereken şeylerden birisi bu teleferik yolculuğu. Müthiş bir parkın üzerinden muhteşem bir Barselona manzarası eşiliğinde, maalesef kısa süren, bir yolculuğun ardından kendimizi kalede buluyoruz. Kale Katalan tarihi açısından oldukça önemli, ve müthiş bir Barcelona ve Akdeniz manzarasına sahip. Kalede biraz vakit geçirdikten sonra geniş yolları arasında kıvrılarak önce Olimpiyat Stadına varıyoruz.

Barcelona 1992 yılında olimpiyatlara ev sahipliği yapmış ve şehre ilişkin pek çok altyapı yatırımının bu nedenle yapıldığı söyleniyor. Olimpiyat stadı -her ne kadar biz gittiğimizde boş olsa da- oldukçe büyük ve ihtişamlı, hatta -yanmayan- olimpiyat ateşini bile görüyoruz.

Olimpiyat stadından sonraki durak noktamız ise Joan Miro müzesi. Miro, Dr'un en sevdiği ressamlardan, kendisinin sosyal medyada kullandığı pek çok profil resmi ve giyinme odamızdaki bir resim de Miro'ya ait. Her ne kadar sürrealist resimler bana hitap etmese de -ben sanıyorum en çok empresyonistleri seviyorum- müzede vakit geçirmek oldukça ilginçti. Özellikle Dr'un Miro resimleri karşısındaki heyecanı takdire şayandı.

Müzeden sonra Montjuic içindeki parklarda biraz vakit geçirdik ve sonrasında MNAC'a vardık. MNAC'ın önüne geldiğinizde karşınızda müthiş bir bina, binanın karşısında dev bir havuz ve Espanya Meydanını görüyorsunuz. Müzenin merdivenlerinde soluklanırken meydanı ve etrafı izlemek paha biçilemez bir keyif. Merdivenlerde biraz dinledikten sonra müzeye giriyoruz.

(Plaça de Espanya)

Müze her ne kadar Avrupa'nın diğer şehirlerinde görebileceğiniz diğer müzeler kadar değerli parçalar içermese de (National Museum, Louvre, Orsay, Vatikan Müzesi vs.) Katalan tarihi ve resmi ile ilgili bir fikir vermesi açısında memnun ediciydi. Resimden anlamayan birisi ile resimler arasındaki tarz ve yaklaşım farkını  kolaylıkla anlayabilir. Bu arada biz şansımıza ayın ilk Pazar günü şehirde olduğumuzdan MNAC ücretsizdi. Sanata özel bir ilgisi olmayanlar için müze ilgi çekici gelmeyebilir, ancak bina bile kendi başına bir sanat eseri gibi ve içinde gezmesi oldukça keyifliydi.
(MNAC)

Müze gezisini bitirdiğimizde yorgunluktan bitmiş ve acıkmış bir halde kendimizi metro ile Üniversite meydanına attık. Açıkçası yorgunluktan etrafımıza çok ayrıntılı bakamadık ve ilk bulduğumuz restorana oturduk. İsmini not etmeye değer bile görmediğim bu restoranda (Meydanda siyah beyaz tabelası ve menüsü olan yer) Barcelona'daki en başarısız yemeği yedik. (Kendime not: Restoran seçerken olabildiğince yerel halkın gittiği ve o ülke insanlarının çalıştığı yerleri tercih et. Tüm çalışanların Hintli olduğu bir restoranı değil.) Yemekler hem lezzetsiz hem başarısızdı. Ve burada içtiğimiz sangria diğer yerlere kıyasla oldukça kötüydü. Ama yine de yemeklerin bir resmini çekmeyi ihmal etmediğimizi de not edeyim.


Yorgunluğun etkisi ile artık hareket ettirmekte güçlük çeken ayaklarımız bizi önce Barselona katedraline götürdü. Katedral'e giriş ücretli ve pek çok yerde olduğu gibi burada da sıra vardı. Biz yorulduğumuz için sıraya girmeye tenezzül edemedik. Kilisenin önündeki meydanda biraz dinlendikten sonra çevresindeki güzel sokaklaroı gezerek Picasso Müzesine geldik.
 (Barselona Katderali ve çevre sokaklar)

Ayın ilk Pazarı olması sebebiyle buranın da ücretsiz olması kapısında metrelerce kuyruk oluşmasına neden olmuştu. (Picasso Müzesi ayrıca her pazar belirli saatler arasında yine ücretsiz, internet sitesinden kontrol etmenizi öneririm.) Biz bekleyemeyeceğimize kanaat getirerek kısa bir yürüyüş sonrası kendimizi otele attık.

Biraz dinlendikten sonra şansımızı tekrar denemek için Picasso Müzesine gittik. Barcelona'da pek çok müze akşam 8'e kadar açık. Bu özellikle bütün gün yürümekten yorulanlar için çok güzel bir uygulama çünkü biraz dinlendikten sonra akşam yemeğinden önce müze gezisi yapma imkanı buluyorsunuz. Picasso müzesi, girişin bedava olması nedeniyle inanılmaz yoğun olmasına rağmen yine de rahatça gezmenize ve eserleri incelemenize olanak sağlayacak ferah bir binada yer alıyor. Özellikle Picasso'nun erken dönemde yaptığı eserler yer alıyor müzede.

Müzeden çıktıktan sonra sokağın soluna doğru yürüdüğünüzde benim Barcelona'da en çok sevdiğim yer olan (ve her gün otele giderken rotamızı buradan geçirmemize neden olan) el Born meydanına ve Santa Maria del Mar kilisesine ulaşıyorsunuz. Burada şahane restoranlar, minik kafeler var. Ambiyansı çok hoşumuza giden meydanda oldukça fazla vakit geçirdik, sonrasında bir kaç kez yemeğimizi bu bölgede yedik.
(El Born)

İkinci akşam yemeğimizin durağı da bu bölgedeki Sagardi oluşturdu. Sagardi bir pintxos'cu.. yani kürdancı... Burada tezgahta sıralı kürdan ile servis edilen tapaslar arasında istediklerinizi seçip yiyorsunuz. Bu durumun en güzel yanı sipariş ettiğiniz yemeğin neye benzeyeceğine dair gerginlikten sizi kurtarıyor olması. Kötü yanı ise gördüğünüz her şeyi denemek istemeniz. Yemeğiniz bittikten sonra tabağınızdaki kürdan sayısına göre bir hesap ödüyorsunuz. Bizim gözlemlerimize göre bu tip restoranlar diğerlerine göre daha ucuz, iki kişi kürdanlar ve biralar için 25 euro civarında bir ücret ödedik ve ardından bu kez akşam tadını çıkarmak üzere kendimizi Barcelona sokaklarına attık.Barcelona'daki ikinci gecemizde yeme içme konusunda deneyimlediğimiz diğer bir yer Bubo'ydu. Burası güzel makaronlar, butik çikolatalar ve pastalar yapan güzel bir pastane. Değişik tatlılar denemek isteyenlerin yine denemesi gereken bir yer.

Üçüncü günümüzü Sagrada Familia ve Park Güell'e ayırmaya karar vermiştik. Bu nedenle salı akşamından internet üzerinden Sagrada Familia için biletlerimizi satın alıp biletlerin çıktısını aldık. Uzunca bir süre sırada beklemek istemeyenlere (kafanızda canlanması açısından Louvre önündeki veya Eiffel Kulesindeki sırayı gözünüzde canlandırabilirsiniz) İnternetten bilet almalarını öneririm. Sabah erken saatte 15 dakikalık yürüyüşün ardından Sagrada Familia'ya varıyoruz.

Kilise açıkçası bizim Avrupa'nın hiç bir yerinde görmediğimiz bir yapıya sahipti. Dışarıdan gotik ve karamsar görünen binanın içi olabildiğine ferah. Kilisenin çıkış kısmına doğru bir yerde Gaudi'nin mimari anlayışının doğadan nasıl beslendiğini gösteren bir bölüm var. Özellikle bu bölümü gezdikten sonra kilisenin iç kısmına bir kez daha göz atmanızı öneririm. Kilisenin iç kısmında bir müddet geçirdikten sonra bilet alırken çıkmak için rezervasyon yaptırdığımız kuleye gidiyoruz. Önce asansörle sonra da merdivenler aracılığıyla kuleye çıkıp burada hem Barcelona manzarasının tadını çıkıyoruz hem de binanın mimari özelliklerini yakından görme imkanı tanıyoruz.

Üçüncü günümüzün ikinci durağını diğer bir Gaudi eseri olan Park Güell oluşturuyordu. Dr'un yürümekten hiç hoşlanmayan beni dik yokuşlar boyunca yaklaşık 45 dakika boyunca sürüklemesi nedeniyle parka vardığımızda tansiyonum yerlerdeydi. Biraz dinlendikten sonra parkta gezinmeye başladık ancak inanılmaz kalabalık nedeniyle Park'ın ne kadar tadını çıkarabildik, o kısmı tartışılır.
(Park Güell)

Park gezimiz tamamlanınca tırmandığımız dik yokuşları inerek kendimizi önce metro istasyonuna sonra da Passeig de Gracia'ya atıyoruz. Eğer Türkiye ile bir analoji kuracak olsam burayı sanırım Bağdat Caddesine benzetirdim. Cadde üzerinde lüks mağazalar ve güzel kafelerin yanı sıra Gaudi'nin iki eseri Casa Mila ve Casa Batllo yer alıyor. Biz bir güne yetecek kadar Gaudi eseri gördüğümüze kanaat getirdiğimizden ve çok yorgun olduğumuzdan bu binaları dışarıdan izlemek ile yetindik ama şimdi tekrar gidecek olsam ve daha çok vaktim olsa bu evlerden en azından birini mutlaka gezerdim.

Açlığın etkisi ile kendimizi en yakında bulduğumuz Tapa Tapa'ya attık. Burası son derece turistik ve sonradan anladığımız kadarıyla bir zincir restoran. Biz daha yerel yerleri tercih ettiğimiz için biz fazla memnun etmese de yemek konusunda fazla risk almak istemeyen ve daha fast food şeklinde yemek yemek isteyenler için memnun edici bir yer olabilir.

Yemeğin ardından Passeig de Gracia boyunca biraz yürüyüp plaça de catalunya'ya varıp önce La Rambla sonra da carre de la princesa üzerinden otelimize vardık. carre de la princesa, üzerinde güzel restoranların ve mağazaların olduğu bir cadde. Bu caddeye açılan minik güzel sokakları gezmek çok keyifliydi. Ayrıca buradaki yerel pastanelerin ürünlerini denemenizi öneririm. İsmini hatırlamadığım bir pastanedeki devasa boyuttaki bütün fındıklı bezeler ise denemeye değer...

Üçüncü günümüzde, bir önceki akşamki Pintxo deneyimimizden memnun ayrıldığımız için el Born yakınlarındaki Bilbao Berria'yı tercih ettik. Bu mekanı ne zaman görsek önünde sıra vardı. Yemek kalitesi olarak Sagardi kadar iyi olmasa da yiyecek çeşidi gördüğümüz pek çok kürdancıya göre daha fazla. Eğer yoğun bir vakitte giderseniz kapıda sıra beklemeniz olası. Bunun dışında Bilbao oldukça samimi (!) bir mekan. Yani hiç tanımadığınız Alman turistlerle yemeğinizi diz dize yiyebilirsiniz..

Barcelona'daki son günümüzü ilk üç gün çok yorulmuş olduğumuz için biraz daha rahat geçirmeye karar verdik. Sabah saatlerinin tenhalığından yararlanmak için erken saatte plaça de catalunya'daki El Corte Ingles mağazasına gittik. Burası alt kısmı market üst kısmı ise department store olan dev bir mağaza. Buradan şarap peynir alıp ufak tefek (!) bazı alacaklarımızı da aldık. Son gün akşam yemeği için tercihimiz ise Bubo pastanesinin restoran kısmı oldu. Burası Santa Maria del Mar'ın karşısında son derece hoş bir tapas restoranı. Özellikle sangriasını başarılı bulduğumuz Bubo'da porsiyonlar biraz küçük olsa da lezzet olarak oldukça tatmin ediciydi.

(Barcelonata'dan)


(to be updated)

4 Ağustos 2011 Perşembe

ODTÜ Yol Olmasın


Belki kendi okulum olduğu, belki Melih Gökçek'in şehircilik anlayışı beni çileden çıkardığı için... ama kesinlikle duyarsız kalamayacağımız bir olay.

Ayrıntılı bilgi için: http://odtu-yol-olmasin.tumblr.com/

Bir şehrin ulaşım sorununu sadece ekstra yol yaparak çözülemeyeceğinin, herkesin doğa/park anlayışının suni bir havuz etrafına serpilmiş anlamsız heykeller/zevksiz cafelerden ibaret olmadığının (Bkz: Mogan Gölü, Harikalar (!) Diyarı) anlaşılması için daha neler yapmak gerekiyor acaba?

Elin İngiliz'i aptal mı ki şehrin göbeğine hem de en değerli yerine 111 hektar büyüklüğünde dev bir park kuruyor, bu parka araçlar giremiyor, insanlar çocuklarını, sandviçlerini, şarap kadehlerini alıp ağaçlar altında kitabını okuyor dinleniyor. Ve bakımına kim bilir senede ne kadar pound dökülüyor, etrafına insanlar rahat ulaşabilsin diye beş tane metro istasyonu koyuyor.

Aslına bakacak olursanız bu bir şehircilik anlayışından da ziyade politik bir duruştur.


14 Temmuz 2011 Perşembe

Paris When It Sizzles

Dün akşam, geçen yıl İngiltere'deyken Audrey Hepburn film seti içinden çıkan bu filmi izlemeye başladım ancak günlerdir sürekli geç yattığım ve yorgunluktan öldüğüm için filmi bitiremedim, bu gece tamamını izlemeyi düşünüyorum. Film pek sevdiğim Audery Hepburn'un (aşağıdaki resimdeki zerafete bir bakar mısınız?) diğerlerine göre belki daha az bilinen bir filmi.Diğer filmlere göre daha farklı bir kurgusu ve yer yer absürd sayılabilecek öğeleri olsa da yine de güzel bir film ilk yarısı itibariyla. Bir roman holiday değil tabi ki... Ama, özellikle harika Paris manzaraları, güzel elbiseler, 60'lı yıllar derken aklınızı başınızdan alıyor.

Bununla beraber Audrey'nin yukarıda resimde görülen aslında turuncu elbisesine bayıldığımı da söylemeden geçemeyeceğim.

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Koltuk


Önümde kocaman bir yapılması gerekenler listesi (mesela işle ilgili yazılması gereken uzunca bir metin, tez -evet yine tez- vs.) olduğu halde ben internet alemine dalmış yine en iyi olduğum işi yapıyorum: Procrastination.

Neyse bu mühim işim sırasında gördüğüm şu şeyi "biriyle paylaşmazsa ölecek" hastalığına yakalandığım için bahsetmeden geçemeyeceğim. Şu görmüş olduğunuz, bana ilk görüşümde quasimodo'yu andıran bu şey, bir adet bank olup kendisi mudo'da 2.250 tl'den müşterisini beklemekteymiş. ne diyim, alan (varsa!) güle güle kullansın.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

6 Eylül 2010 Pazartesi

Türk Malı

(Uzun yazı)

İngiltere günlerim artık sona erdi. En son ağustos ortası gibi minik şehrime gittim tez danışmanımla tezim hakkında son kez görüşmeye. şehirle caddelerle -ve bittabi mağazalarla :)- vedalaştım. Kör ölünce badem gözlü olması gibi şehir bana her zamankinden sempatik geldi. İngilterede geçirdiğim son bir kaç günü bir kaç bürokratik işlemin yanı sıra arkadaşlarımla vedalaşarak geçirdim. Biralar eşliğinde beraber geçirdiğimiz iki yılın değerlendirmesini yaptık, birlikte ilk puba gidişimizi, ilk sınavımızı, ilk partiyi, beraber hazırlanılan sınavları ve grup projelerini yad ettik. İrtibatı koparmamaya söz verdik.

İnsan otuzuna yaklaşırken bütün hayatını, eşini, işini, ailesini ve tüm kurulu düzenini bırakıp da kısa bir süreliğine başka bir coğrafyada yeni bir hayat kurmaya girişince bu kararını bol bol sorguluyor tabi. Çok pişman olduğum anlar oldu. Gecenin bir yarısı dışarıda çılgınlar gibi rüzgar eser ve yağmur yağarken omuzlarımda aldığım bursun ağırlığı ve etrafımdaki insanlara karşı sorumluklarımla ertesi günkü sınav için sayfalarca makale okurken hayata da ekonomiye de verdiğim kararlara da binlerce kez lanet ettim. Ama iki yılın muhasebesini yaptığım bu kısa yolculuktan sonra nihai fikrim şu oldu: İyi ki yapmışım.. Şimdi olsa yine yapardım.

İngilteredeki ilk haftamız (2008 yılı 25 Eylül civarıydı yanılmıyorsam)orientation haftasıydı. Farklı coğrafyalardan gelen insanları kaynaştırmak ve bu ülkedeki yaşama alıştırmak için programlanmış aslında çok da gerekli olmayan faaliyetler yumağı.. bu faaliyetlerden birinde yabancı bir ülkeye alışmak vs ile ilgili bir toplantı vardı. Orada bir psikolog konuşurken şöyle bir şey demişti."Burada yaşamaya başladıktan sonra belirli fazlardan geçeceksiniz. İlki gözlemleme: etrafta neler olup bitiyor, nasıl bir yer burası? öğrenmeye çalışma. İkincisi: eleştirme ve kendi kültürünü ve ülkeni daha iyi görme. Üçüncüsü: Alışma, kabullenme ve içinde bulunduğun sistemin bir parçası olma. Dördüncüsü: geri döndükten sonra kendi ülkenin ve kültürünün sana yabancılaşması, bunun neticesinde bu kez kendi kültürüne yabancılık çekmen. Beşinci aşama ise bu ayrılıkları kabullenip dışarıda yaşadığın deneyimlerle kendi ülkene ve kültürüne özgü özellikleri bağdaştırma-bir nevi reconciliation süreci."

Ben şu aralar dördüncü aşamada takılıp kalmış durumdayım. Aslında yaşadığım şey kültüre yabancılık çekmekten ziyade maalesef içinde bulunduğumuz sosyal hayat tahammül edememe şeklinde tezahür ediyor. Belki fazlasıyla sakin bir yaşamdan çıkıp gelme, belki bu aralar olan siyasi gerginlik ya da gelecek kaygıları. İçinde bulunduğum(uz)bu saygısızlık, terbiyesizlik ve arabesk durumdan nefret ediyorum. Trafikte, sokakta, mağazada, telefonda.. nerede olursak olalım herkesin kendini kral/içe sayması, herkesin önceliği kendinde görmesi, ya da herşeyi yapmayı/söylemeyi kendinde hak görmesi beni çıldırtıyor. Sanıyorum toplum özellikle nispeten daha iyi eğitim görmüş, dünya algısı görece farklılaşmış, okuyan, düşünen ve endişelenen toplam için içinde yaşanması daha zor bir hal alıyor. Heryerde cemaat haberleri, siyasi pişkinlikler, genel bir tahammülsüzlük. Daha iki gün önceydi oruç tutmayıp sigara içtiği için dayak yiyen savcı haberi. Yine daha bir hafta geçmedi dr shephard'ın bir arkadaşının gece nöbette acilde hasta bakmaya giderken bi hasta yakını tarafından yumruklanıp gözünün morartılması. Bilmem eskiden miydi, bir öğretmene, doktora, savcıya ya da okumuş her hangi birine gösterilen saygı?

Bu sıralar tez nedeniyle sürekli evde olduğum için sık sık TV karşısında vakit geçiriyorum. Biz dizinin tanıtımına denk geldim. Adı Türk malı.. çok şükür ki henüz bunları izleyecek kadar can sıkıntısından boyut değiştirmedim. ama tanıtımından anladığım kadarıyla kendi dilini bile konuşamayan (okguz diyordu karakter mesela, öküz anlamında), cahil tipler tipik Türk ailesi olarak sunuluyor bayat hatta iğrenç espri sosuyla. Fragmanda geçen bir diyalog vardı. Kadının teki "Türk malı" olan diğer kadına "elbise kimden?" diye soruyor tasarımcısı kim anlamında. "Türk malı" olan kadın ise diğeriyle dalga geçip tabi ki benim, sen başkalarının elbiselerini mi giyiyorsun diye.

İşte şimdi böyle hissediyorum. Cahil olduklarının bilincinde olmadan diğerleri ile dalga geçen sinir bozucu tipler arasında. Düşünür olmak, okuyor olmak, ülkeyle ilgili endişeleniyor olmak dalga geçilir bir şey gibi artık. Diğer insanlara saygılı olmak, ne bileyim teşekkür etmek, yol vermek sanki sizi küçük düşüren şeylermiş gibi algılanıyor. İşte ben de içinde bulunduğumuz bu "Türk malı" diye bize yutturulmaya çalışılan terbiyesizliğin ve arabesklikten çok bunalmış durumdayım. Evet, Fazıl Say'a da katılıyorum. Umarım doğru değildir ama bu gece bu yazıyı gördüm hislerimi belki benden daha iyi anlatıyordur. http://e-muzik.net/fazil-say-veda-yazisi

Bu da bu blogun son yazısı olsun.

17 Ağustos 2010 Salı

Make me wanna die!!


The Pretty Reckless - Make Me Wanna Die
Yükleyen umusic. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.

Warwick kütüphanesinde tezime verilen düzeltmeleri yaparken ve saat 9'da pubda gerçekleşecek arkadaşlarımla vedalaşma seromonisini beklerken bunu dinliyorum..

Gossip Girl'in rakun gözlü hatunundan kim beklerdi bu kadar güzel bir şarkıyı..

Bir de bu kızın yerine Türk versiyonunda oturuyor mu ayakta mı belli değil bir kız koymuşlar ya..
süper benzetme doğrusu..

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Duyuru

Pek Değerli Sürücü Arkadaşlar,

Her birimizin kullandığı araçta (otomobil, otobüs, kamyon ya da minibüs, her ne kullanıyorsanız) direksiyonun hemen solunda, elinizin altında bir çubuk yer almaktadır. Yukarı ya da aşağı yönlü olarak tek bir parmak hareketiyle çalıştırılabilen bu alet "sinyal" olarak adlandırılmış olup yolda hareket halinde giderken şerit değiştirmek istediğiniz durumlarda, sağa ya da sola dönmek istediğinizde, yol kenarında bekleme yapmaya karar verdiğinizde ve benzeri durumlarda hangi yöne hareket edeceğinizi diğer sürücülere işaret etmeye yarayan kullanımı oldukça zahmetsiz, pratik ve yararlı bir alettir. Lütfen kendisinden azami ölçüde istifade edelim, koruyalım, varlığını unutmayalım..

Not: Kullanım sırasında altı çizilmesi gereken bir nokta; sinyali çalıştırdıktan sonra hareket etmek istediğiniz istikamette yolun otomatik olarak açılmadığı, aksine yol açıksa sinyal vererek istediğiniz yöne hareket etmeniz gerektiğidir. Bilgilerinize sunulur.

İmza: "Keşke fahri trafik müfettişi olsam" diyen Ursula

16 Temmuz 2010 Cuma

Biz Viyana'daydık..

hmmm benim bir blogum vardı değil mi..
araya giren bazı tatsız gelişmeler, tez yaz(ama)ma stresi, yaz rehaveti vs bir sürü şey üstüste gelince varlığını neredeyse unuttuğum bloguma bari minik bir post yazayım dedim.. geçen hafta anna'yı ziyaret amaçlı viyanaydık.. viyana çok güzel bir şehir.. hatta belki de gördüklerim arasında insana en fazla huzur verenlerden biri..

Gezi boyunca "iyi ki viyana'yı fathetmemişiz" ya da "yok ya biz viyana'yı aslında fethetmişiz de haberimiz yokmuş" dedik durduk.. Bunun nedenleri salıdan sonra.. şimdilik sadece stephansdom'dan viyana manzarası...