14 Mayıs 2013 Salı

Bir Barcelona Gezisi

Bu sene bahar gezimizin rotasını Barcelona oluşturdu. Barcelona aslında şahsen benim aklıma gelen ve görmek istediğim yerler arasında önceliği olanlardan değildi (ne saçma bir düşünce!), ancak boş zamanlarında lufthansa.com'da dolaşmayı adet edinen Dr dreamy uygun fiyatlı biletler bulunca "Hadi bakalım" dedik ve hazırlıklara başladık.

Hazırlıkların ilk aşamasını konaklayacak yer bulmak oluşturuyordu ve bu konuda her zaman olduğu gibi sadık ve güvenilir dostumuz booking.com yardımımıza koştu. Kendi aradığımız kriterler dahilinde bir otel bulduk (K+K Picasso Hotel Barcelona), Barcelona için araştırmalarımızı yaptık ve Nisan ayında güneşli bir cumartesi günü öğleden sonra Barcelonadaydık. Tren ve metro yolculuğunun ardından otelimize yerleştik ve kendimizi Barcelona sokaklarına vurduk.

Barcelona'da ne yenir ne içilir konusunda epey şey okumuş, öneriler toplamıştık. Ama ilk gün o kadar açtık ki gözümüze kestirdiğimiz ilk yerlerden birine oturduk. Ve pek şanslıydık ki seçtiğimiz yer pek hoşuma giden Trobador'du. Burada önce birkaç tapas denedik, yanında buz gibi biralarımızla karideslerin, balıkların ve leziz peynirlerin tadını çıkardık. Barcelona'dayken Paella yemek kaçınılmazdı, bir Dr. ile birtanesini bölüşerek yedik ve iyi de olmuş çünkü porsiyon çok büyüktü ve (özellikle başka bir yerde yediğimiz versiyona göre)  inanılmaz lezzetliydi.

İlk günümüzü, La Rambla'ya açılan minik sokakları ve güzel binaları keşfederek, La Rambla boyunca yürüyerek geçirdik. Barcelona size her adım başı durup havayı içinize çekip güzel binaları incelemenize imkan tanıyan pek çok gizli hazine içeriyor. Bu nedenle ilk günün sonunda "iyi ki gelmişiz" dedik.


Bu arada La Rambla üzerindeki Boqueria (ki her blogda, her gezi yazısında kendisinden bolca bahsediliyor.) mutlaka uğranması gereken bir yer. Burada taze meyvelerin, meyve sularının tadına bakabilir; çikolatalar, şarküteri ürünleri alabilirsiniz. Burada ayrıca tapas yiyebileceğiniz daha yerel dükkanlar da var.
Biz buradan gezi aralarında enerji toplayabilmek için çikolatalar ve taze meyveler aldık.. Çikolatalar tahmin edebileceğinizden daha pahalı ama özellikle şampanyalı olanlar inanılmaz lezzetli idi.. Şiddetle tavsiye olunur.

(Boqueria'dan meyve ve çikolata manzaraları)

İkinci günümüzü Montjuic'e ayırmaya karar verdik ve buraya deniz üzerinden teleferikle ulaşılabileceğini öğrenince heyecanla saat 9'da kendimizi Barcelonata'ya attık. Ancak sürpriz... Teleferik saat 11'de çalışmaya başlıyordu. Şansımıza ve İspanyollar'ın tembelliğine söylenerek en yakın metro istasyonuna, sonra da finüküler aracılığıyla Montjuic'e ulaştık.

Montjuic son derece keyifli ve geniş bir park. İçinde Montjuic kalesi, Miro müzesi, Ulusal Katalan Sanat Müzesi (MNAC), olimpiyat stadı, botanik parkı gibi farkı fasiliteler var. Montjuic içinde yürüyerek gezebileceğiniz gibi teleferikle kalenin olduğu tepeye gidip gelebilir, veya otobüsle de ulaşım sağlayabilirsiniz. Biz tepeye teleferikle çıkmayı daha sonra tepeden aşağıya dolaşarak inmeyi tercih ettik. Bence Barselona'da mutlaka denenmesi gereken şeylerden birisi bu teleferik yolculuğu. Müthiş bir parkın üzerinden muhteşem bir Barselona manzarası eşiliğinde, maalesef kısa süren, bir yolculuğun ardından kendimizi kalede buluyoruz. Kale Katalan tarihi açısından oldukça önemli, ve müthiş bir Barcelona ve Akdeniz manzarasına sahip. Kalede biraz vakit geçirdikten sonra geniş yolları arasında kıvrılarak önce Olimpiyat Stadına varıyoruz.

Barcelona 1992 yılında olimpiyatlara ev sahipliği yapmış ve şehre ilişkin pek çok altyapı yatırımının bu nedenle yapıldığı söyleniyor. Olimpiyat stadı -her ne kadar biz gittiğimizde boş olsa da- oldukçe büyük ve ihtişamlı, hatta -yanmayan- olimpiyat ateşini bile görüyoruz.

Olimpiyat stadından sonraki durak noktamız ise Joan Miro müzesi. Miro, Dr'un en sevdiği ressamlardan, kendisinin sosyal medyada kullandığı pek çok profil resmi ve giyinme odamızdaki bir resim de Miro'ya ait. Her ne kadar sürrealist resimler bana hitap etmese de -ben sanıyorum en çok empresyonistleri seviyorum- müzede vakit geçirmek oldukça ilginçti. Özellikle Dr'un Miro resimleri karşısındaki heyecanı takdire şayandı.

Müzeden sonra Montjuic içindeki parklarda biraz vakit geçirdik ve sonrasında MNAC'a vardık. MNAC'ın önüne geldiğinizde karşınızda müthiş bir bina, binanın karşısında dev bir havuz ve Espanya Meydanını görüyorsunuz. Müzenin merdivenlerinde soluklanırken meydanı ve etrafı izlemek paha biçilemez bir keyif. Merdivenlerde biraz dinledikten sonra müzeye giriyoruz.

(Plaça de Espanya)

Müze her ne kadar Avrupa'nın diğer şehirlerinde görebileceğiniz diğer müzeler kadar değerli parçalar içermese de (National Museum, Louvre, Orsay, Vatikan Müzesi vs.) Katalan tarihi ve resmi ile ilgili bir fikir vermesi açısında memnun ediciydi. Resimden anlamayan birisi ile resimler arasındaki tarz ve yaklaşım farkını  kolaylıkla anlayabilir. Bu arada biz şansımıza ayın ilk Pazar günü şehirde olduğumuzdan MNAC ücretsizdi. Sanata özel bir ilgisi olmayanlar için müze ilgi çekici gelmeyebilir, ancak bina bile kendi başına bir sanat eseri gibi ve içinde gezmesi oldukça keyifliydi.
(MNAC)

Müze gezisini bitirdiğimizde yorgunluktan bitmiş ve acıkmış bir halde kendimizi metro ile Üniversite meydanına attık. Açıkçası yorgunluktan etrafımıza çok ayrıntılı bakamadık ve ilk bulduğumuz restorana oturduk. İsmini not etmeye değer bile görmediğim bu restoranda (Meydanda siyah beyaz tabelası ve menüsü olan yer) Barcelona'daki en başarısız yemeği yedik. (Kendime not: Restoran seçerken olabildiğince yerel halkın gittiği ve o ülke insanlarının çalıştığı yerleri tercih et. Tüm çalışanların Hintli olduğu bir restoranı değil.) Yemekler hem lezzetsiz hem başarısızdı. Ve burada içtiğimiz sangria diğer yerlere kıyasla oldukça kötüydü. Ama yine de yemeklerin bir resmini çekmeyi ihmal etmediğimizi de not edeyim.


Yorgunluğun etkisi ile artık hareket ettirmekte güçlük çeken ayaklarımız bizi önce Barselona katedraline götürdü. Katedral'e giriş ücretli ve pek çok yerde olduğu gibi burada da sıra vardı. Biz yorulduğumuz için sıraya girmeye tenezzül edemedik. Kilisenin önündeki meydanda biraz dinlendikten sonra çevresindeki güzel sokaklaroı gezerek Picasso Müzesine geldik.
 (Barselona Katderali ve çevre sokaklar)

Ayın ilk Pazarı olması sebebiyle buranın da ücretsiz olması kapısında metrelerce kuyruk oluşmasına neden olmuştu. (Picasso Müzesi ayrıca her pazar belirli saatler arasında yine ücretsiz, internet sitesinden kontrol etmenizi öneririm.) Biz bekleyemeyeceğimize kanaat getirerek kısa bir yürüyüş sonrası kendimizi otele attık.

Biraz dinlendikten sonra şansımızı tekrar denemek için Picasso Müzesine gittik. Barcelona'da pek çok müze akşam 8'e kadar açık. Bu özellikle bütün gün yürümekten yorulanlar için çok güzel bir uygulama çünkü biraz dinlendikten sonra akşam yemeğinden önce müze gezisi yapma imkanı buluyorsunuz. Picasso müzesi, girişin bedava olması nedeniyle inanılmaz yoğun olmasına rağmen yine de rahatça gezmenize ve eserleri incelemenize olanak sağlayacak ferah bir binada yer alıyor. Özellikle Picasso'nun erken dönemde yaptığı eserler yer alıyor müzede.

Müzeden çıktıktan sonra sokağın soluna doğru yürüdüğünüzde benim Barcelona'da en çok sevdiğim yer olan (ve her gün otele giderken rotamızı buradan geçirmemize neden olan) el Born meydanına ve Santa Maria del Mar kilisesine ulaşıyorsunuz. Burada şahane restoranlar, minik kafeler var. Ambiyansı çok hoşumuza giden meydanda oldukça fazla vakit geçirdik, sonrasında bir kaç kez yemeğimizi bu bölgede yedik.
(El Born)

İkinci akşam yemeğimizin durağı da bu bölgedeki Sagardi oluşturdu. Sagardi bir pintxos'cu.. yani kürdancı... Burada tezgahta sıralı kürdan ile servis edilen tapaslar arasında istediklerinizi seçip yiyorsunuz. Bu durumun en güzel yanı sipariş ettiğiniz yemeğin neye benzeyeceğine dair gerginlikten sizi kurtarıyor olması. Kötü yanı ise gördüğünüz her şeyi denemek istemeniz. Yemeğiniz bittikten sonra tabağınızdaki kürdan sayısına göre bir hesap ödüyorsunuz. Bizim gözlemlerimize göre bu tip restoranlar diğerlerine göre daha ucuz, iki kişi kürdanlar ve biralar için 25 euro civarında bir ücret ödedik ve ardından bu kez akşam tadını çıkarmak üzere kendimizi Barcelona sokaklarına attık.Barcelona'daki ikinci gecemizde yeme içme konusunda deneyimlediğimiz diğer bir yer Bubo'ydu. Burası güzel makaronlar, butik çikolatalar ve pastalar yapan güzel bir pastane. Değişik tatlılar denemek isteyenlerin yine denemesi gereken bir yer.

Üçüncü günümüzü Sagrada Familia ve Park Güell'e ayırmaya karar vermiştik. Bu nedenle salı akşamından internet üzerinden Sagrada Familia için biletlerimizi satın alıp biletlerin çıktısını aldık. Uzunca bir süre sırada beklemek istemeyenlere (kafanızda canlanması açısından Louvre önündeki veya Eiffel Kulesindeki sırayı gözünüzde canlandırabilirsiniz) İnternetten bilet almalarını öneririm. Sabah erken saatte 15 dakikalık yürüyüşün ardından Sagrada Familia'ya varıyoruz.

Kilise açıkçası bizim Avrupa'nın hiç bir yerinde görmediğimiz bir yapıya sahipti. Dışarıdan gotik ve karamsar görünen binanın içi olabildiğine ferah. Kilisenin çıkış kısmına doğru bir yerde Gaudi'nin mimari anlayışının doğadan nasıl beslendiğini gösteren bir bölüm var. Özellikle bu bölümü gezdikten sonra kilisenin iç kısmına bir kez daha göz atmanızı öneririm. Kilisenin iç kısmında bir müddet geçirdikten sonra bilet alırken çıkmak için rezervasyon yaptırdığımız kuleye gidiyoruz. Önce asansörle sonra da merdivenler aracılığıyla kuleye çıkıp burada hem Barcelona manzarasının tadını çıkıyoruz hem de binanın mimari özelliklerini yakından görme imkanı tanıyoruz.

Üçüncü günümüzün ikinci durağını diğer bir Gaudi eseri olan Park Güell oluşturuyordu. Dr'un yürümekten hiç hoşlanmayan beni dik yokuşlar boyunca yaklaşık 45 dakika boyunca sürüklemesi nedeniyle parka vardığımızda tansiyonum yerlerdeydi. Biraz dinlendikten sonra parkta gezinmeye başladık ancak inanılmaz kalabalık nedeniyle Park'ın ne kadar tadını çıkarabildik, o kısmı tartışılır.
(Park Güell)

Park gezimiz tamamlanınca tırmandığımız dik yokuşları inerek kendimizi önce metro istasyonuna sonra da Passeig de Gracia'ya atıyoruz. Eğer Türkiye ile bir analoji kuracak olsam burayı sanırım Bağdat Caddesine benzetirdim. Cadde üzerinde lüks mağazalar ve güzel kafelerin yanı sıra Gaudi'nin iki eseri Casa Mila ve Casa Batllo yer alıyor. Biz bir güne yetecek kadar Gaudi eseri gördüğümüze kanaat getirdiğimizden ve çok yorgun olduğumuzdan bu binaları dışarıdan izlemek ile yetindik ama şimdi tekrar gidecek olsam ve daha çok vaktim olsa bu evlerden en azından birini mutlaka gezerdim.

Açlığın etkisi ile kendimizi en yakında bulduğumuz Tapa Tapa'ya attık. Burası son derece turistik ve sonradan anladığımız kadarıyla bir zincir restoran. Biz daha yerel yerleri tercih ettiğimiz için biz fazla memnun etmese de yemek konusunda fazla risk almak istemeyen ve daha fast food şeklinde yemek yemek isteyenler için memnun edici bir yer olabilir.

Yemeğin ardından Passeig de Gracia boyunca biraz yürüyüp plaça de catalunya'ya varıp önce La Rambla sonra da carre de la princesa üzerinden otelimize vardık. carre de la princesa, üzerinde güzel restoranların ve mağazaların olduğu bir cadde. Bu caddeye açılan minik güzel sokakları gezmek çok keyifliydi. Ayrıca buradaki yerel pastanelerin ürünlerini denemenizi öneririm. İsmini hatırlamadığım bir pastanedeki devasa boyuttaki bütün fındıklı bezeler ise denemeye değer...

Üçüncü günümüzde, bir önceki akşamki Pintxo deneyimimizden memnun ayrıldığımız için el Born yakınlarındaki Bilbao Berria'yı tercih ettik. Bu mekanı ne zaman görsek önünde sıra vardı. Yemek kalitesi olarak Sagardi kadar iyi olmasa da yiyecek çeşidi gördüğümüz pek çok kürdancıya göre daha fazla. Eğer yoğun bir vakitte giderseniz kapıda sıra beklemeniz olası. Bunun dışında Bilbao oldukça samimi (!) bir mekan. Yani hiç tanımadığınız Alman turistlerle yemeğinizi diz dize yiyebilirsiniz..

Barcelona'daki son günümüzü ilk üç gün çok yorulmuş olduğumuz için biraz daha rahat geçirmeye karar verdik. Sabah saatlerinin tenhalığından yararlanmak için erken saatte plaça de catalunya'daki El Corte Ingles mağazasına gittik. Burası alt kısmı market üst kısmı ise department store olan dev bir mağaza. Buradan şarap peynir alıp ufak tefek (!) bazı alacaklarımızı da aldık. Son gün akşam yemeği için tercihimiz ise Bubo pastanesinin restoran kısmı oldu. Burası Santa Maria del Mar'ın karşısında son derece hoş bir tapas restoranı. Özellikle sangriasını başarılı bulduğumuz Bubo'da porsiyonlar biraz küçük olsa da lezzet olarak oldukça tatmin ediciydi.

(Barcelonata'dan)


(to be updated)