6 Eylül 2010 Pazartesi

Türk Malı

(Uzun yazı)

İngiltere günlerim artık sona erdi. En son ağustos ortası gibi minik şehrime gittim tez danışmanımla tezim hakkında son kez görüşmeye. şehirle caddelerle -ve bittabi mağazalarla :)- vedalaştım. Kör ölünce badem gözlü olması gibi şehir bana her zamankinden sempatik geldi. İngilterede geçirdiğim son bir kaç günü bir kaç bürokratik işlemin yanı sıra arkadaşlarımla vedalaşarak geçirdim. Biralar eşliğinde beraber geçirdiğimiz iki yılın değerlendirmesini yaptık, birlikte ilk puba gidişimizi, ilk sınavımızı, ilk partiyi, beraber hazırlanılan sınavları ve grup projelerini yad ettik. İrtibatı koparmamaya söz verdik.

İnsan otuzuna yaklaşırken bütün hayatını, eşini, işini, ailesini ve tüm kurulu düzenini bırakıp da kısa bir süreliğine başka bir coğrafyada yeni bir hayat kurmaya girişince bu kararını bol bol sorguluyor tabi. Çok pişman olduğum anlar oldu. Gecenin bir yarısı dışarıda çılgınlar gibi rüzgar eser ve yağmur yağarken omuzlarımda aldığım bursun ağırlığı ve etrafımdaki insanlara karşı sorumluklarımla ertesi günkü sınav için sayfalarca makale okurken hayata da ekonomiye de verdiğim kararlara da binlerce kez lanet ettim. Ama iki yılın muhasebesini yaptığım bu kısa yolculuktan sonra nihai fikrim şu oldu: İyi ki yapmışım.. Şimdi olsa yine yapardım.

İngilteredeki ilk haftamız (2008 yılı 25 Eylül civarıydı yanılmıyorsam)orientation haftasıydı. Farklı coğrafyalardan gelen insanları kaynaştırmak ve bu ülkedeki yaşama alıştırmak için programlanmış aslında çok da gerekli olmayan faaliyetler yumağı.. bu faaliyetlerden birinde yabancı bir ülkeye alışmak vs ile ilgili bir toplantı vardı. Orada bir psikolog konuşurken şöyle bir şey demişti."Burada yaşamaya başladıktan sonra belirli fazlardan geçeceksiniz. İlki gözlemleme: etrafta neler olup bitiyor, nasıl bir yer burası? öğrenmeye çalışma. İkincisi: eleştirme ve kendi kültürünü ve ülkeni daha iyi görme. Üçüncüsü: Alışma, kabullenme ve içinde bulunduğun sistemin bir parçası olma. Dördüncüsü: geri döndükten sonra kendi ülkenin ve kültürünün sana yabancılaşması, bunun neticesinde bu kez kendi kültürüne yabancılık çekmen. Beşinci aşama ise bu ayrılıkları kabullenip dışarıda yaşadığın deneyimlerle kendi ülkene ve kültürüne özgü özellikleri bağdaştırma-bir nevi reconciliation süreci."

Ben şu aralar dördüncü aşamada takılıp kalmış durumdayım. Aslında yaşadığım şey kültüre yabancılık çekmekten ziyade maalesef içinde bulunduğumuz sosyal hayat tahammül edememe şeklinde tezahür ediyor. Belki fazlasıyla sakin bir yaşamdan çıkıp gelme, belki bu aralar olan siyasi gerginlik ya da gelecek kaygıları. İçinde bulunduğum(uz)bu saygısızlık, terbiyesizlik ve arabesk durumdan nefret ediyorum. Trafikte, sokakta, mağazada, telefonda.. nerede olursak olalım herkesin kendini kral/içe sayması, herkesin önceliği kendinde görmesi, ya da herşeyi yapmayı/söylemeyi kendinde hak görmesi beni çıldırtıyor. Sanıyorum toplum özellikle nispeten daha iyi eğitim görmüş, dünya algısı görece farklılaşmış, okuyan, düşünen ve endişelenen toplam için içinde yaşanması daha zor bir hal alıyor. Heryerde cemaat haberleri, siyasi pişkinlikler, genel bir tahammülsüzlük. Daha iki gün önceydi oruç tutmayıp sigara içtiği için dayak yiyen savcı haberi. Yine daha bir hafta geçmedi dr shephard'ın bir arkadaşının gece nöbette acilde hasta bakmaya giderken bi hasta yakını tarafından yumruklanıp gözünün morartılması. Bilmem eskiden miydi, bir öğretmene, doktora, savcıya ya da okumuş her hangi birine gösterilen saygı?

Bu sıralar tez nedeniyle sürekli evde olduğum için sık sık TV karşısında vakit geçiriyorum. Biz dizinin tanıtımına denk geldim. Adı Türk malı.. çok şükür ki henüz bunları izleyecek kadar can sıkıntısından boyut değiştirmedim. ama tanıtımından anladığım kadarıyla kendi dilini bile konuşamayan (okguz diyordu karakter mesela, öküz anlamında), cahil tipler tipik Türk ailesi olarak sunuluyor bayat hatta iğrenç espri sosuyla. Fragmanda geçen bir diyalog vardı. Kadının teki "Türk malı" olan diğer kadına "elbise kimden?" diye soruyor tasarımcısı kim anlamında. "Türk malı" olan kadın ise diğeriyle dalga geçip tabi ki benim, sen başkalarının elbiselerini mi giyiyorsun diye.

İşte şimdi böyle hissediyorum. Cahil olduklarının bilincinde olmadan diğerleri ile dalga geçen sinir bozucu tipler arasında. Düşünür olmak, okuyor olmak, ülkeyle ilgili endişeleniyor olmak dalga geçilir bir şey gibi artık. Diğer insanlara saygılı olmak, ne bileyim teşekkür etmek, yol vermek sanki sizi küçük düşüren şeylermiş gibi algılanıyor. İşte ben de içinde bulunduğumuz bu "Türk malı" diye bize yutturulmaya çalışılan terbiyesizliğin ve arabesklikten çok bunalmış durumdayım. Evet, Fazıl Say'a da katılıyorum. Umarım doğru değildir ama bu gece bu yazıyı gördüm hislerimi belki benden daha iyi anlatıyordur. http://e-muzik.net/fazil-say-veda-yazisi

Bu da bu blogun son yazısı olsun.