11 Şubat 2010 Perşembe

Türkiye'ye gittim geldim!

Güzel bir Türkiye seyahatinin ardından karlı bir Coventry akşamından iyi akşamlar.. her güzel şey çabuk bitermiş, beş günlük Türkiye gezim de göz açıp kapayıncaya kadar geçti yine.. Perde seçeyim, kitaplığı nasıl yaptıralım, mobilyacıyla ne zaman buluşalım, benim yenmesi gerekenler listesindekileri ne zaman halledelim derken bir bakmışım ki cumartesi gecesi olmuş, ben yine bavul toplamak zorundayım.. zaten yıllardır seyahat etme gereklilikleri bir türlü bitmediğinden bavul toplama, bavul boşaltma ve bavulun içinden eşyaları çıkarmadan benim tabirimle bavulun içinde yaşamaktan nefret eder hale geldim. Orta Asya'daki atalarımız gibi göçebe hayattan yerleşik hayata geçmek istiyorum mümkünse..

noel tatilince türkiyede bulunduğum sırada mcdreamy ile bizim de kendimize ait bir yuvamız olsun diyerek attığımız adımın geri kalan ceremelerini çekmekle geçti bu kısa tatil.. ama sanıyorum içimde daha önce yer etmemiş olan domestik yaşam isteği overdose oldu. şu anda düşünmem gereken bir development economics ödevi ve bir ekonometri projesi olmasına rağmen ben evimi döşeyeyim, halı seçeyim, neresine ne asayım gibi kaygılar içine düştüm. zaten son zamanlarda akademik kaygılarımdan ögghh gelmiş olduğu için yeni eve taşınma ve onu dekore etme işi beni oyalamayı başaran şeyler listesine bir numaradan giriş yaptı.. şimdi ben makaleleri okumak yerine dekorasyon dergisi karıştırmak; referans, ft ve voxeu'ya bakmak yerine delicatassen'de zaman öldürmek istiyorum..

off off bunlar hiç hayra alamet değil..

neyse, onun dışında türkiyedeyken ankarada havanın bu gibi olması nedeniyle işlerden geri kalan zamanlarda evde patlamış mısır yapıp film izleyerek zaman geçirdik, zaten pek sevdiğimiz bir aktivite olduğu ve başbaşa zaman geçiremediğimiz için pek hoşumuza gitti. Üç film izledik.. Birincisi Tolga Örnek'in çektiği Devrim Arabaları, ikincisi Saramago'nun kitabından filme çevrilen Blindness (Körlük) ve üçüncüsü de Oxford Murders..

Sondan başlamak gerekirse, Oxford Murders en iyi tabiriyle vasatın altında bir filmdi. Bizim için filmi en ilginç kalan kısım ise henüz iki ay önce Oxford'u görmüş olmamız nedeniyle gördüğümüz yerler ekranda göründüğünde "aa burayı da gördük", ay şurdan da yürüdük", "peki ya burayı neden görmedik" şeklinde bağırmak oldu..
"Körlük" üniversite birinci sınıfta siyasete giriş dersinde okumamız için içinden seçim yapmamız gereken kitap listesinden yer alan bir kitaptı.. ben o zaman albert camus-veba'yı seçmiştim (yanlış tercih-eser değil ödev açısından). Bu kitabı hala okumamış olmamı kendim açısından büyük bir eksilik olarak addediyorum şimdi. film umduğumdan güzeldi, hatta klişe tabiriyle çarpıcıydı.. ve müthiş rahatsız ediciydi. Günlerdir sürekli filmi düşünüyorum. İnsanların asgari bir seviyede eşitlendiği bir durumda nasıl tepkiler verilir; meslek, sınıf, sosyal ve ekonomi statüler eşitlendiğinde neler olur, insan doğasında iyi midir, kötü müdür? ve bu yapıdan nasıl bir polity çıkar? Bu ve benzeri sorularla sizi başbaşa bırakan zekice kurgulanmış bir sistem eleştirisi.. genelde kitaplar filmlerden daha iyi olduğu için daha düzgün bir eleştiri ancak kitap okunduktan sonra yapılabilir sanıyorum..


"Devrim Arabaları" ise kimi yerlerinde karakterleri fazla karikatürize bulsam da Türkiye gerçeklerini çok iyi yansıtan, özellikle de kamuda çalışan bir insanın çok kolay empati kurabileceği müthiş bir film. Bugün sınıftan bir arkadaşımla siyaset ve tarih üzerine konuşurken "Türkiye müthiş bir potansiyeli olan çok büyük bir ülke. Aslında daha iyi bir noktada olması gerekir" dedi.. aklıma bu film geldi, hık mık ettim.. sanırım mantıklı bir cevap veremedim.. var mı yanıtını bilen??

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder