13 Şubat 2010 Cumartesi

Bizim Evin Halleri

Evet büyük partiye iki gün kaldı.. cumartesi günü dananın kuyruğu kopacak.. ama ben cumartesiden değil de pazar günkü ev temizleme seansından daha çok korkuyorum.. of inşallah fazla sapıtmazlar, sonrasında milletin pisliğini çekmek istemiyorum.. bi de saolsun evdekiler de öyle pek temiz titiz sayılmazlar.. en huylu ben olduğum için ben paralarım kendimi.. zaten ben sanırım önceki hayatımda temizlikçi falandım.. hani herkes diyor ya önceki hayatımda prensestim, periydim bilmem neydim diye.. ben de hep düşünürdüm hizmetçi olan, fakir olan yok diye.. sonradan dank etti.. o benim.. temizlikçi..

kafam ne zaman dağınık olsa temizlik yapmak ya da ev toplamak müthiş bir deşarj olma aracı benim için.. ama eğer keyfim yerindeyse de sanım hiç temizlik yapmak istemiyor.. o zamanlar işte etraf savaş alanına dönüyor.. burda da dersler yüzünden sürekli yarı depresif olduğum ve saolsun ev arkadaşlarım da bana temizlik yapacak bol alan yarattıkları için koyuluyorum ben de işe.. şaka maka bu evde hep beraber yaşamaya başlayalı nerdeyse 5 ay oldu.. mikrodalgayı benden başka temizleyen görmedim.. ben de elimi sürmesem kokucaz toptan..

bu arada farkettim ki evden ve ev arkadaşlarımdan bahsetmemişim çok fazla.. işte yukarıda gödüğünüz minik (!) ev benim.. hatta ön tarafta çıkıntı halindeki camdan diğer uçtaki küçük cama kadar olan alan da benim odam ve banyom.. allahtan banyomu paylaşmıyorum ev ahalisiyle.. işte bu 8 oda bi salon ve 3 banyolu evde benden başka 5 (evet beşşşşş) kişi daha yaşıyor.. ama karşı odamda kalanları en son 3 gün önce gördüm sanırım.. kim kime dum duma.. ama seviyorum ben böyle olmasını..

evde 1 türk (bendeniz), bir yunan, bir portekizli (bu arkadaşlar benimle aynı katta), yukarıda da bi ingiliz, bi irlandalı ve bir avusturyalı var.. bunu kime söylesem hemen "ehi ehi fıkra gibi" diyorlar, ama işin esası öyle değil tabi.. aslında bi sıkıntım yok. hepsi çok şeker, hepsiyle iyi alaşıyorum ama benden geçmiş artık böyle komün halinde yaşam olayları.. insan kendi evini, yuvasını hayatını bırakıp da dünyanın başka ucuna gelince isterse sarayda yaşasın o "house" "home" olamıyor..

bir de ingilteredeki evlerin bazı enteresan özellikleri var.. mesela yerler ahşaptan.. yani halının alt kısımları, bizde betondan mı artık neden yapılıyorsa onlar ahşaptan.. yağmuru bu kadar bol memlekette ağaç da çok olduğundan her halde çoğu binanın ya konstrüksiyonu ya da bi yerleri ahşap.. bizim de yerlerimiz.. o yüzden anna yukarıda her yürüdüğünde ben düşük şiddetli deprem yaşıyorum.. o da saolsun akşamları 10da yatıp sabah 6da kalkıyor.. ben de onunla her sabah 6da güm güm güm ayak sesleri ile uyanıyorum..

evlerle ilgili diğer salak bi unsur da su ısıtma sistemi.. evlerin içinde kocaman kazanımsı şeyler var.. boiler diyorlar.. o da benim şansıma hemen benim odamın yanında.. böyle insan boyunda dev bir mutfak tüpü düşünün.. ve en az bir traktör motoru kadar ses yapıyor.. tabi evdeki herkes sabah 6dan başlayarak sırayla duşa girdiklerinden ben her sabah o sesi dinlemek sorundayım.. ha onun dışında evlerin iç kapıları "fire door" olarak anılıyor.. yangın olması durumunda odadan odaya atlamasın diye yangına dayanıklı kapılar var ve bu kapılar açık bırakılamıyor.. kendiliğinden güm diye kapanıyor.. saolsun hiç biri de dikkat etmediği için annanın ayak sesleri ve boilerin sesinin üzerine bir de kapı çarpması dinlemek durumundayım.. kısacası sabahları bana uyku haram..

işte bu arkadaşların "hadi bi ev partisi düzenleyelim" fikriyle başlayan olaylar silsilesi cumartesi akşamı umarım olaysız sonlanacak. en büyük korkum insanların bişey dökmesi çünkü yerler beyazımsı renkte halı.. sonra kendimi düşünebiliyorum mesela yerden kırmızı şarap lekesi temizlerken.. bir de partimizin konsepti var tabi, olmaz olur mu.. herkes siyah ve/veya beyaz giyinicek.. ben daha bilmiyorum ne giyeceğimi.. ama ev sahibi olarak bu kurala önce bizim uymamız gerek değil mi?? pfff....


11 Şubat 2010 Perşembe

Türkiye'ye gittim geldim!

Güzel bir Türkiye seyahatinin ardından karlı bir Coventry akşamından iyi akşamlar.. her güzel şey çabuk bitermiş, beş günlük Türkiye gezim de göz açıp kapayıncaya kadar geçti yine.. Perde seçeyim, kitaplığı nasıl yaptıralım, mobilyacıyla ne zaman buluşalım, benim yenmesi gerekenler listesindekileri ne zaman halledelim derken bir bakmışım ki cumartesi gecesi olmuş, ben yine bavul toplamak zorundayım.. zaten yıllardır seyahat etme gereklilikleri bir türlü bitmediğinden bavul toplama, bavul boşaltma ve bavulun içinden eşyaları çıkarmadan benim tabirimle bavulun içinde yaşamaktan nefret eder hale geldim. Orta Asya'daki atalarımız gibi göçebe hayattan yerleşik hayata geçmek istiyorum mümkünse..

noel tatilince türkiyede bulunduğum sırada mcdreamy ile bizim de kendimize ait bir yuvamız olsun diyerek attığımız adımın geri kalan ceremelerini çekmekle geçti bu kısa tatil.. ama sanıyorum içimde daha önce yer etmemiş olan domestik yaşam isteği overdose oldu. şu anda düşünmem gereken bir development economics ödevi ve bir ekonometri projesi olmasına rağmen ben evimi döşeyeyim, halı seçeyim, neresine ne asayım gibi kaygılar içine düştüm. zaten son zamanlarda akademik kaygılarımdan ögghh gelmiş olduğu için yeni eve taşınma ve onu dekore etme işi beni oyalamayı başaran şeyler listesine bir numaradan giriş yaptı.. şimdi ben makaleleri okumak yerine dekorasyon dergisi karıştırmak; referans, ft ve voxeu'ya bakmak yerine delicatassen'de zaman öldürmek istiyorum..

off off bunlar hiç hayra alamet değil..

neyse, onun dışında türkiyedeyken ankarada havanın bu gibi olması nedeniyle işlerden geri kalan zamanlarda evde patlamış mısır yapıp film izleyerek zaman geçirdik, zaten pek sevdiğimiz bir aktivite olduğu ve başbaşa zaman geçiremediğimiz için pek hoşumuza gitti. Üç film izledik.. Birincisi Tolga Örnek'in çektiği Devrim Arabaları, ikincisi Saramago'nun kitabından filme çevrilen Blindness (Körlük) ve üçüncüsü de Oxford Murders..

Sondan başlamak gerekirse, Oxford Murders en iyi tabiriyle vasatın altında bir filmdi. Bizim için filmi en ilginç kalan kısım ise henüz iki ay önce Oxford'u görmüş olmamız nedeniyle gördüğümüz yerler ekranda göründüğünde "aa burayı da gördük", ay şurdan da yürüdük", "peki ya burayı neden görmedik" şeklinde bağırmak oldu..
"Körlük" üniversite birinci sınıfta siyasete giriş dersinde okumamız için içinden seçim yapmamız gereken kitap listesinden yer alan bir kitaptı.. ben o zaman albert camus-veba'yı seçmiştim (yanlış tercih-eser değil ödev açısından). Bu kitabı hala okumamış olmamı kendim açısından büyük bir eksilik olarak addediyorum şimdi. film umduğumdan güzeldi, hatta klişe tabiriyle çarpıcıydı.. ve müthiş rahatsız ediciydi. Günlerdir sürekli filmi düşünüyorum. İnsanların asgari bir seviyede eşitlendiği bir durumda nasıl tepkiler verilir; meslek, sınıf, sosyal ve ekonomi statüler eşitlendiğinde neler olur, insan doğasında iyi midir, kötü müdür? ve bu yapıdan nasıl bir polity çıkar? Bu ve benzeri sorularla sizi başbaşa bırakan zekice kurgulanmış bir sistem eleştirisi.. genelde kitaplar filmlerden daha iyi olduğu için daha düzgün bir eleştiri ancak kitap okunduktan sonra yapılabilir sanıyorum..


"Devrim Arabaları" ise kimi yerlerinde karakterleri fazla karikatürize bulsam da Türkiye gerçeklerini çok iyi yansıtan, özellikle de kamuda çalışan bir insanın çok kolay empati kurabileceği müthiş bir film. Bugün sınıftan bir arkadaşımla siyaset ve tarih üzerine konuşurken "Türkiye müthiş bir potansiyeli olan çok büyük bir ülke. Aslında daha iyi bir noktada olması gerekir" dedi.. aklıma bu film geldi, hık mık ettim.. sanırım mantıklı bir cevap veremedim.. var mı yanıtını bilen??

2 Şubat 2010 Salı

Türkiye'ye gidince yenilecekler listesi

- Mantı (Kayseri mutfağında, ya günlerdir gözümün önünden mantılar geçiyo.. bazen aklıma gelince ağlıycak gibi oluyorum. cidden.. biraz kafadan tırlatık olduğumu söylemiş miydim?? halbuki öyle çok iştahım da yok bugünlerde.. en son 11 saat önce yemek yedim)

-kumpir (burda jacket potato diye birşey yapıyo bu ingilizler. konsept olarak kumpire benziyor, fırınlanmış patatesin üzerine tereyağı, peynir ve istediğin başka birşey.. bu başka birşey de ingilizlerin kahvaltı da dahil üç öğün yedikleri tatlımsı kuru fasülye; baharatlı kıyma ve meksika fasülyesi ile yapılan chili con carne ya da mayonezli ton balığı.. mideniz bulandı değil mi? bu iğrenç bulamaç odtü hocam'da yenilen kumpirin yerini tutar mı?)

-Rakı-balık (alkolle aram sıfırın altında. ilk defa geçen sene burda bi grup türk arkadaşla türk yemekleri gecesinde ilk defa ciddi anlamda rakı içtim.. sonrasında bütün yaz da rakı-balık yaptık.. özellikle de yeşil efe.. "öf rakı çok pis kokuyor, kadınlara da rakı içmek yakışmıyor" gibi gereksiz benzetmelerim ve şikayetlerim için tüm rakıcılardan özür diliyorum.. şimdi çok özledim.. bi de ümitköydeki balıkçıdaki tereyağlı pul biberli karides yanına please..)

-Baklava (insan yaşlandıkça zevkleri değişiyor mu ne? ya da uzak olup da yiyemeyeğini bilmek daha mı değerli kılıyor bazı şeyleri.. bilemedim ki. bir de gelirken arkadaşlara da getirmem gerek. geçen sene madodan bir kilo fıstıklı baklavayı piranhalar gibi 5 dakikada bitirmişlerdi. )

- kahvaltı (burda kahvaltıların tadı yok, hem de hiç.. scrambled egg, kuru fasulye, bacon ve kruvasandan kahvaltı olmaz, olabilemez..hiç bir yunan zeytini veya feta peyniri türk zeytinin ve peynirinin tadını tutamaz..)

eğer bu postu türkiyeden okuyorsanız yediğiniz her lokmanın tadını çıkarın ve şükredin. ben ki artık herşeyi yiyebilecek bir midesizliğe ulaştım; hint-çin-italyan-ingiliz hiçbirşeyi ayırt etmeden yerdim ve yiyorum; benim bile mantı kelimesini duyunca gözlerim dolmaya başlıyor..

aaah aaah annemin "yemek yapmaya üşendim, hadi mantı açalım" dediği zamanların değerini bilememişim..