13 Ocak 2010 Çarşamba

Edinburgh

Evet en sonunda sınavlarımı bitirmiş olmanın huzuruyla bilgisayar başına geçebilirim.. Noel tatilinde istediğim verimi alamadan çalışmamın neticesinde pek bir gergin girdiğim sınavlarda yine dört ayak üzerine düştüm sanırım.. Dün akşam son dakika paniği ile sadece bir tane konuyu adam akıllı tekrar edebilmiştim. Sabah sınava girmeden önce de Anna'ya "if today is my day, there will be a question on staggered price setting" dedim ve gerçekten gün benim günüm oldu. istediğim konudan istediğim formatta çıkan soruya istediğim cevabı verdikten diğer soruya da allah ne verdiyse yazdıktan sonra bir kuş kadar özgürüm.. pztye kadar..

şimdi uzun zamandır aklımda olan ve fırsat bulamadığım için ertelediğim Edinburgh postuna başlayabilirim. (bu arada amerikan ingilizcesi olduğu gibi edinbörg gibi değil de edinburo gibi okunuyor-muş) Doktorun buraya gelmesiyle başladığımız küçük çaplı ingiltere turunda ikinci gittiğimiz yer Edinburgh oldu. Edinburgh Birleşik Krallığın kuzeyinde, aslen İskoçya'da hatta İskoçyanın başkenti. Biz Birmingham'dan uçak ile yaklaşık bir saat on beş dakika ulaştık. Trenle ulaşım hem uzun sürecekti hem de uçaktan pahalıydı.. Bmi baby sağolsun.. Edinburgha indiğimizde saat 8 buçuktu ve hava karanlıktı, aydınlanması nerdeyse 9 buçuğu buldu.. (kışın kuzeyde olmanın faziletleri) Ertesi akşam döneceğimiz için her yeri en ince ayrıntısına kadar göremesek de Edinburgh'un tamamına vakıf olabildik sanıyorum.. Kışın gitmenin eksisi havanın inanılmaz soğuk olması, artısı ise özellikle otel fiyatlarının daha makul olması ve turist sayısının nispeten az olmasıydı. işte birazcık edinburgh..

sırasıyla edinburgh manzarası, holyrood castle (mary queen of scots burda yaşamış), holyrood abbey, ve adam smithin mezarı


kilt, scotch desenli battaniyeler, kaşmir atkılar ve hediyelik eşya satan bir dükkan, scott monument, edinburgh castle'dan edinburgh manzarası ve kalenin içi


otelimiz (radisson, sarı aracın yanındaki yer) ve otelimizin bulunduğu cadde

Başımıza gelen hem komik hem sinir bozucu olaysa şöyle yaşandı.. vardığımız gün öğlen saatlerinde karnımız acıktı hem de çok üşüdük. yemek yemek için bir yer ararken o kadar cafenin restoranın içinde gözümüze minik bir güya italyan restoranı çarptı. kuytu köşede bir yerdi bir de, basiretimiz bağlanmış demek ki.. içeri girdik, mekan sahibi menüyü getirdi.. baktık bir şeylere karar verdik.. bu arada duvardaki boardda da yemekler yazıyor, turkish meatballs, greek mousakka, italian ravioli vs diye.. adama siparişleri verdik, bu arada kendi aramızda tabi ki türkçe konuşuyoruz, hatta adam siparişlerimiz aldıktan sonra dr ile aramızda nereli acaba diye konuşuyoruz, ben kesin iskoç diyorum, dr yunan bence diyor. mekan sahibi biraz sonra gelip bize merhaba dedi, meğer türkmüş.. yani koca edinburghda da bula bula bir türk restoranı bulmuşuz, o da güya akdeniz yemekleri yaptığını iddia ediyor. ama bizce olabilecek en berbat yemeklerdi.. soğuk olduğu için çorba söylemiştik.. çorbalar soğuk ve katıydı, benim burgerimin köftesi ve dr'n felafelleri yanıktı vs.. sağolsun ısıtma denen bi şey yok içerisi buz gibi.. insan allahın edinburghunda gördüğü türke de istediği gibi çemkiremiyor tabi bu ne diye.. neyse açlıktan olsa gerek yedik yemeklerimiz, bir de üzerine 20 poundcuk (50 tl gibi bir şey yapıyor) baya yüklü bir hesap ödedik.. türkiyede de bunu kime anlatsak ee türk işte ancak o kadar olur dediler.. neden böyle bir reputationımız var?? kendi gözümüzde bile.. üzücü gerçekten..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder