6 Eylül 2010 Pazartesi

Türk Malı

(Uzun yazı)

İngiltere günlerim artık sona erdi. En son ağustos ortası gibi minik şehrime gittim tez danışmanımla tezim hakkında son kez görüşmeye. şehirle caddelerle -ve bittabi mağazalarla :)- vedalaştım. Kör ölünce badem gözlü olması gibi şehir bana her zamankinden sempatik geldi. İngilterede geçirdiğim son bir kaç günü bir kaç bürokratik işlemin yanı sıra arkadaşlarımla vedalaşarak geçirdim. Biralar eşliğinde beraber geçirdiğimiz iki yılın değerlendirmesini yaptık, birlikte ilk puba gidişimizi, ilk sınavımızı, ilk partiyi, beraber hazırlanılan sınavları ve grup projelerini yad ettik. İrtibatı koparmamaya söz verdik.

İnsan otuzuna yaklaşırken bütün hayatını, eşini, işini, ailesini ve tüm kurulu düzenini bırakıp da kısa bir süreliğine başka bir coğrafyada yeni bir hayat kurmaya girişince bu kararını bol bol sorguluyor tabi. Çok pişman olduğum anlar oldu. Gecenin bir yarısı dışarıda çılgınlar gibi rüzgar eser ve yağmur yağarken omuzlarımda aldığım bursun ağırlığı ve etrafımdaki insanlara karşı sorumluklarımla ertesi günkü sınav için sayfalarca makale okurken hayata da ekonomiye de verdiğim kararlara da binlerce kez lanet ettim. Ama iki yılın muhasebesini yaptığım bu kısa yolculuktan sonra nihai fikrim şu oldu: İyi ki yapmışım.. Şimdi olsa yine yapardım.

İngilteredeki ilk haftamız (2008 yılı 25 Eylül civarıydı yanılmıyorsam)orientation haftasıydı. Farklı coğrafyalardan gelen insanları kaynaştırmak ve bu ülkedeki yaşama alıştırmak için programlanmış aslında çok da gerekli olmayan faaliyetler yumağı.. bu faaliyetlerden birinde yabancı bir ülkeye alışmak vs ile ilgili bir toplantı vardı. Orada bir psikolog konuşurken şöyle bir şey demişti."Burada yaşamaya başladıktan sonra belirli fazlardan geçeceksiniz. İlki gözlemleme: etrafta neler olup bitiyor, nasıl bir yer burası? öğrenmeye çalışma. İkincisi: eleştirme ve kendi kültürünü ve ülkeni daha iyi görme. Üçüncüsü: Alışma, kabullenme ve içinde bulunduğun sistemin bir parçası olma. Dördüncüsü: geri döndükten sonra kendi ülkenin ve kültürünün sana yabancılaşması, bunun neticesinde bu kez kendi kültürüne yabancılık çekmen. Beşinci aşama ise bu ayrılıkları kabullenip dışarıda yaşadığın deneyimlerle kendi ülkene ve kültürüne özgü özellikleri bağdaştırma-bir nevi reconciliation süreci."

Ben şu aralar dördüncü aşamada takılıp kalmış durumdayım. Aslında yaşadığım şey kültüre yabancılık çekmekten ziyade maalesef içinde bulunduğumuz sosyal hayat tahammül edememe şeklinde tezahür ediyor. Belki fazlasıyla sakin bir yaşamdan çıkıp gelme, belki bu aralar olan siyasi gerginlik ya da gelecek kaygıları. İçinde bulunduğum(uz)bu saygısızlık, terbiyesizlik ve arabesk durumdan nefret ediyorum. Trafikte, sokakta, mağazada, telefonda.. nerede olursak olalım herkesin kendini kral/içe sayması, herkesin önceliği kendinde görmesi, ya da herşeyi yapmayı/söylemeyi kendinde hak görmesi beni çıldırtıyor. Sanıyorum toplum özellikle nispeten daha iyi eğitim görmüş, dünya algısı görece farklılaşmış, okuyan, düşünen ve endişelenen toplam için içinde yaşanması daha zor bir hal alıyor. Heryerde cemaat haberleri, siyasi pişkinlikler, genel bir tahammülsüzlük. Daha iki gün önceydi oruç tutmayıp sigara içtiği için dayak yiyen savcı haberi. Yine daha bir hafta geçmedi dr shephard'ın bir arkadaşının gece nöbette acilde hasta bakmaya giderken bi hasta yakını tarafından yumruklanıp gözünün morartılması. Bilmem eskiden miydi, bir öğretmene, doktora, savcıya ya da okumuş her hangi birine gösterilen saygı?

Bu sıralar tez nedeniyle sürekli evde olduğum için sık sık TV karşısında vakit geçiriyorum. Biz dizinin tanıtımına denk geldim. Adı Türk malı.. çok şükür ki henüz bunları izleyecek kadar can sıkıntısından boyut değiştirmedim. ama tanıtımından anladığım kadarıyla kendi dilini bile konuşamayan (okguz diyordu karakter mesela, öküz anlamında), cahil tipler tipik Türk ailesi olarak sunuluyor bayat hatta iğrenç espri sosuyla. Fragmanda geçen bir diyalog vardı. Kadının teki "Türk malı" olan diğer kadına "elbise kimden?" diye soruyor tasarımcısı kim anlamında. "Türk malı" olan kadın ise diğeriyle dalga geçip tabi ki benim, sen başkalarının elbiselerini mi giyiyorsun diye.

İşte şimdi böyle hissediyorum. Cahil olduklarının bilincinde olmadan diğerleri ile dalga geçen sinir bozucu tipler arasında. Düşünür olmak, okuyor olmak, ülkeyle ilgili endişeleniyor olmak dalga geçilir bir şey gibi artık. Diğer insanlara saygılı olmak, ne bileyim teşekkür etmek, yol vermek sanki sizi küçük düşüren şeylermiş gibi algılanıyor. İşte ben de içinde bulunduğumuz bu "Türk malı" diye bize yutturulmaya çalışılan terbiyesizliğin ve arabesklikten çok bunalmış durumdayım. Evet, Fazıl Say'a da katılıyorum. Umarım doğru değildir ama bu gece bu yazıyı gördüm hislerimi belki benden daha iyi anlatıyordur. http://e-muzik.net/fazil-say-veda-yazisi

Bu da bu blogun son yazısı olsun.

17 Ağustos 2010 Salı

Make me wanna die!!


The Pretty Reckless - Make Me Wanna Die
Yükleyen umusic. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.

Warwick kütüphanesinde tezime verilen düzeltmeleri yaparken ve saat 9'da pubda gerçekleşecek arkadaşlarımla vedalaşma seromonisini beklerken bunu dinliyorum..

Gossip Girl'in rakun gözlü hatunundan kim beklerdi bu kadar güzel bir şarkıyı..

Bir de bu kızın yerine Türk versiyonunda oturuyor mu ayakta mı belli değil bir kız koymuşlar ya..
süper benzetme doğrusu..

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Duyuru

Pek Değerli Sürücü Arkadaşlar,

Her birimizin kullandığı araçta (otomobil, otobüs, kamyon ya da minibüs, her ne kullanıyorsanız) direksiyonun hemen solunda, elinizin altında bir çubuk yer almaktadır. Yukarı ya da aşağı yönlü olarak tek bir parmak hareketiyle çalıştırılabilen bu alet "sinyal" olarak adlandırılmış olup yolda hareket halinde giderken şerit değiştirmek istediğiniz durumlarda, sağa ya da sola dönmek istediğinizde, yol kenarında bekleme yapmaya karar verdiğinizde ve benzeri durumlarda hangi yöne hareket edeceğinizi diğer sürücülere işaret etmeye yarayan kullanımı oldukça zahmetsiz, pratik ve yararlı bir alettir. Lütfen kendisinden azami ölçüde istifade edelim, koruyalım, varlığını unutmayalım..

Not: Kullanım sırasında altı çizilmesi gereken bir nokta; sinyali çalıştırdıktan sonra hareket etmek istediğiniz istikamette yolun otomatik olarak açılmadığı, aksine yol açıksa sinyal vererek istediğiniz yöne hareket etmeniz gerektiğidir. Bilgilerinize sunulur.

İmza: "Keşke fahri trafik müfettişi olsam" diyen Ursula

16 Temmuz 2010 Cuma

Biz Viyana'daydık..

hmmm benim bir blogum vardı değil mi..
araya giren bazı tatsız gelişmeler, tez yaz(ama)ma stresi, yaz rehaveti vs bir sürü şey üstüste gelince varlığını neredeyse unuttuğum bloguma bari minik bir post yazayım dedim.. geçen hafta anna'yı ziyaret amaçlı viyanaydık.. viyana çok güzel bir şehir.. hatta belki de gördüklerim arasında insana en fazla huzur verenlerden biri..

Gezi boyunca "iyi ki viyana'yı fathetmemişiz" ya da "yok ya biz viyana'yı aslında fethetmişiz de haberimiz yokmuş" dedik durduk.. Bunun nedenleri salıdan sonra.. şimdilik sadece stephansdom'dan viyana manzarası...


29 Haziran 2010 Salı

Ben bu aralar..


Bu postumu amiyane tabiriyle "su yolu" yaptığım ingiltereden yazıyorum..

Ankara'da sadece on gün kalabildim. Zira sevgili tez danışmanım yaz boyunca sık sık görüşme yaparak tezim hakkında bilgi almak istiyor. Bana da bölümün en "demanding" insanı denk geldiği için bu şansıma lanet mi edeyim sevineyim mi bilemiyorum. Misal Anna'nın danışmanı arada bana progress'in ile ilgili mail at demiş. Benimki ise maşallah iki-üç haftada bir buluşmalar, notlar, mailler istiyor. Benim gibi self-control problemleri yaşayan biri için bu nispeten iyi birşey olsa da sürekli gelip gitmek istemiyorum. Zaten cuma'dan sonra evin kontratı da bitiyor. Kalacak yerim de yok yani bu haftadan sonra.

Bu yüzden bugünkü görüşmemde danışmanıma temmuz ayındaki iki toplantıyı iptal edip maille iletişim kurmayı önereceğim. Gayet stresli ve heyecanlıyım. Umarım şimdiye kadar kattettiğim aşamayı beğenir. son haftaki çalışmalarımdan sonra tezim nispeten daha düzgün bir hal aldı, biraz daha içime sindi. tamam nobel almayı planlamıyorum ama üç ay üzerinde uğraştığım bir şeyin de uyduruk bir yazı parçası olmasına gönlüm razı olmuyor. İşte ben bu konuyu düşündükçe gerilip duruyorum..

wish me luck

23 Haziran 2010 Çarşamba

22 Haziran 2010 Salı

so proud of myself..

İngiltere'den dönüp evde desperate housewife'clık oynamaya başladım tekrar... yazmadığım süre içinde İngiltere'deki evi kısmen boşalttım, eşyalarımın büyük kısmını türkiyeye getirdim, tez danışmanımla konuştum, sağolsun kendisi bana nerdeyse 3 haftada bir toplantı koyarak bütün yaz planlarımı darma dağın etti, sınav sonuçlarım açıklandı, ve tezden de geçer bir not alırsam sağ salim bu master meretini de bitireceğim ortaya çıktı.

Türkiyeye geleli dört gün oldu ama henüz hiçbir şey yapamadım. bundaki temel neden "evet bugün tez için çalışmaya başlayacağımmmmm" deyip kendimi eve kapamam ama hala başlayamamam, dr mcdreamy'nin mütemadiyen ya nöbetçi olması da ya da hastaneden çağrılması

bugün de "makale okuyacağım, serserilik yapmak yok" diye başlasam da güne, yine basarısızlıkla sona erdi planlar. bir baktım ki ben mutfakta yemek yapıyorum. Ama iki senedir neredeyse hiç yemek yapmamışken kendi performansımla gurur duydum. dr'un pek sevdiği zeytinyağlı dolmayı yaptım. bir de ilk kez patlıcan oturtma yaptım. mükemmel değilse bile gayet iyi oldular kanımca. evet blogu yemek bloguna çevirmeyeceğim kesinlikle ama gurur duyduğum şu tabloyu da göstermeden geçemeyeceğim.. şimdi kendisinin işten gelmesini bekliyorum. yemekten sonra da iki makale okuyup ruhumu bu domestiklikten arındırmayı planlıyorum..



13 Haziran 2010 Pazar

Rezillik

ve insan/sınıf ayrımcılığı Sibel Arna'nın bugünkü yazısıdır..
Bakınız:

7 Haziran 2010 Pazartesi

Mut-suz


-İngiltere gezimiz tamamlandı..çok yorgunum, bacaklarımın kalınlaştığını düşünmeye başladım yürümekten.. olabilir mi böyle bir şey??
-Dr'u bugün öğle saatlerinde uğurladım türkiye'ye.. O gider gitmez çılgınlar gibi yağmur yağmaya başladı. Evren bana bir işaret yolluyor sanırım..
-Artık ertelemek için hiç bir bahanem kalmadı, teze başlamam lazım..
-Bir de rejime giriyorum; bu gidişata bir dur demem gerek. 30'a yaklaşırken bir de şişko ve selülitli olup depresyonumu azdırmak istemiyorum.
-Yarın doğum günüm, 29 oluyorum. Asıl mutsuzluğum bu yüzden. Zaman su gibi.. gerçi iki yaşında da biraz asabiymişim ben galiba.. Bakın..


28 Mayıs 2010 Cuma

Ayakkabı bulamama sorunsalı


Hani derler ya kadınlar ayakkabı alışverişini çok sever, ne kadar ayakkabıları olursa olsun almaya devam ederler diye. İşte bu tespit benim için geçerli değil. Neden mi? Çünkü çok şekilsiz ayaklarım var da ondan.. Şimdi böyle deyince sanki 41 numara geniş ve taraklı ayaklarım var gibi düşünülüyor ama tam tersi..

Bir defa nerdeyse 175'lik boyuma rağmen ellerim ve ayaklarım küçücük benim. Nine West'te 6,5 giyiyorum mesela. Genelde 36,5-37ye karşılık geliyor. Bir de o kadar inceler ki.. tavşan ayağı gibi sanki hiç eni yok.. o yüzden giydiğim ayakkabıların hiç birinin içini dolduramıyorum. En son ne zaman açık bir ayakkabı giyebildim, hatırlamıyorum. Çünkü burnu açık ayakkabı giydiğimde(özellikle de topukluysa)bütün parmaklarım hop diye ucundan dışarı atlayıveriyor. Zaten topuklu ayakkabı giymek de zulüm, normalde bu koca bünyeyi taşımakta zorlanan minik ayaklarım topukluların üzerinde hepten şaşlıyor, iki adımdan birinde tökezliyorum.

Babet giysem yan taraflarından başluk kalıyor. Bir ayak daha sığar yani yanına.. O yüzden çoğunluk spor ayakkabıya ve eskaza bulursam yanlardan bol olmayan babetlere mahkumum.

Bu kadar kinlenmemin sebebi de günlerdir giyecek düzgün bir ayakkab bulamamam. İki gündür coventry ve birmingham'ın altını üstüne getirdim. Yok. Zaten burda 4 (37) numara bulmak çok zor. en çok 39-40lar var. Mevcutlar da olmuyor. En sonunda gittim Marks and Spencer'dan babaanne ayakkabısı gibi bişey aldım.

Mutlu muyum? Hayır.. Yine olsa alır mıydım? Mecburen :(

27 Mayıs 2010 Perşembe

Do You Want the Truth or Something Beautiful

Son zamanlarda dinlediğim en güzel şarkı..

25 Mayıs 2010 Salı

Trip Planning..


İlk başlarda bu gezi düzenleme, tatil programlama, otel bulma gibi işleri sevsem de üstüste çok defa yaptıktan sonra bir sıkıntı basıyor insana.. Normalde bu işleri de son zamana bırakmayı sevmem, fakat elim gitmiyor nedense bu defa.. ama artık ertelemeyi bırakmak gerek diyerek öğle saatlerinde oturdum bilgisayarın başına. şu ana kadar da büyük bir bölümünü de bitirdim sayılır. ellerime sağlık :)

Dr Mcdreamy'nin cumartesi günü İngiltereye gelecek olması nedeniyle küçük çaplı bir road trip yapmak istedik. İngilteredeki en belli başlı (Londra, Edinburgh, Oxford, Birmingham) yerleri görmüş olmamız nedeniyle bu defa bu çevrede benim de henüz göremediğim Kenilworth, Warwickshire gibi yerlere ve güneybatıya Gallere uzanmaya karar verdik.

Tren biletlerinin pahalı olması ve otobüs yolculuğunun uzun sürmesi nedeniyle araba kiralamayı düşünüyoruz. Tek sıkıntımız trafiğin yönü tabi ki!! ben iki senedir karşıdan karşıya geçmeye henüz alışabilmişken ters yöne akan trafikte araba kullanmaya henüz cesaret edemesem de bu gibi konularda Mcdreamy'nin kabiliyetine güveniyorum. İnsan yine yolun ters tarafında kullanmaya bir süre sonra alışır da sol elle vites nasıl idare edilir bilemiyorum. Umarım otamatik vites ve gps alternatifi olan bir yer bulacağız.

Gezimizin temel noktaları daha önce bahsettiğim Kenilwoth ve Warwichshire; benim İngiltere'ye geldiğim ilk hafta gittiğim Shakespeare'in kasabası Stratford-upon-avon; Galler'in başkenti Cardiff; liman kenti Bristol; hamamlarıyla ünlü aynı zamanda Jane Austen'in memleketi Bath, ve dünyaca ünlü ama hakkındaki yorumları oldukça kötü olan Stonehenge. Bir günümüzü yine Londra'ya ve zamanımız yeter ve de çok yorgun olmazsak bir günü de Robin Hood'un memleketi Nottingham'a ayırmak istiyoruz.

Otel rezervasyonları yapıldı, Araba işi -hopefully- sorunsuz bir şekilde hallolacak. Londra için tren bileti alındı. Çevre gezileri için otobüsler ayarlandı. Şimdi dr'un ingiltereye gelişini beklemek kaldı..

Şimdilik resimler internetten. ama gezip gördükten sonra kendi çektiklerimi paylaşabileceğim umarım..

resimler soldan itibaren: Stratford-upon-avon, robin hood statue in nott's, bath, stonehenge, warwick castle, cardiff.

8 Mayıs 2010 Cumartesi

UK vs TR

Belki haberiniz vardır (of ya da yoktur nerden olacak? hürriyette fln seksi resimlerine tıklayınız haberlerinden fırsat kalmıyor ki gerçek haber almaya) ingilterede seçimler vardı bu hafta sonu.

ben de seçimlerden önceki pazartesi döndüm. yani seçimden önceki yoğunluğun en çok olması gereken günler. ama etrafta ne bayraklar vardı ne parti flamaları. ne duvarlar binalar ve ağaçlar adayların resimleriyle bezenmişti, ne de sürekli "gö-zün ay-dın tür-k-iyeeee ak güver-cin geli-yor" ya da "hayyyydi şimdi bütün oyylaaar anaaap'a" diye bağıran seçim otobüsleri.. seçime ilişkin tek gördüğüm şey kocaman bir billboard'da asılı yemek masasına oturmuş bir aile resmi, resmin üzerinde de bizim sorunlarımızı en iyi labour party anlar gibi birşey yazıyordu. (zaten bulunduğum şehirde de labour party almış en çok oyu) tabi biz ülke olarak ingilizlerden çok zengin olduğumuz için böyle bayrağa postere çöpe dökecek çok paramız var. demokratiklik konusunda da kuş kondurmayı pek severiz..

Bu arada belki yine duymuşsunuzdur, şu anki (yani seçimden önce ve koalisyon kuruluncaya kadar) başbakan olan Gordon Brown kendisine şikayetlerde bulunan bir yerel yönetim adayının ardından yaka mikrofonu açıkken "bigoted" (fanatik, toleranssız gibi bişey) dediği için-ve tabi bu duyulduğuiçin- sonrasında kadının evine gidip özür dilemiş. Bizde de Erdoğan ya da Arınç gidip özür dilemişlerdi değil mi hakaret ettikleri seçmenlerden..
hı hı evet..

Günün özlü sözü: Her toplum, layık olduğu şekilde yönetilir. (Montesquieu)

2 Mayıs 2010 Pazar

her güzel şey bitermiş..

Bir Paskalya tatilinin daha sonuna geldik.. yarın sabah yine ingiltere yolcusuyum..
şimdi bbc'den baktım. coventry'de hava yarın 12 derece ve sağanak yağışlı.. ben tam bahar moduna girmişken yapılır mı şimdi bu??

20 Mart 2010 Cumartesi

Hazırlanmış bir yere gidiyor gibiyim..


işte özlemle beklenen gün geldi sayılır.. şu h.sonunu da bir atlatabilirsem pzt akşamı ankaradayım.. şimdiden bavulum yapıldı. sanıyorum 30 kiloyu aştım yine. of ben bunu nasıl tren istasyonuna kadar taşıycam diyorum ama bir yandan da içine doldurup duruyorum birşeyler..

ing.de öğrenci olmanın kötü yanı ne deseniz bin tane şey sayabilirim size. (mesela sadece hava hakkında saatlerce konuşabilirim.. zaten burda insanlar havadan başka birşeyden bahsetmiyor..) ama en güzel yanı tatillerinin çok olması. burda bir akademik yıl yüksek lisans öğrencileri için 4 dönem sürüyor. ilk dönemden sonra bir aylık bir noel tatili, ikinci dönemden sonra yine bir aylık paskalya tatili var. benim paskalya tatili sonrası sınavlarım öncesi iki hafta daha boşluğum olduğu için altı hafta süreyle ank.dan bildireceğim. tabi ank.da olmak boş oturacağım anlamına gelmiyor. yine ders yine ders.

bu arada taşınma tarihimiz de belli oldu, perşembe günü sabah 8de gelicekmiş nakliye şirketindekiler. aman allahım nasıl profesyoneller, expertise için gezmeler, binaya dışarıdan asansör kurmalar, avizelere kadar herşeyi çıkarmalar, siz hiçbir şeye dokunmayın, biz toplayıp yerleştiricez falanlar.. biz daha öncekinden deneyimli olduğumuz için biraz titizlendik bu konuda.. daha önce henüz bir senelik buzdolabımız üzerinde üç tane göçük açıp krem rengi koltuklarımını çamura bulamayı beceren nakliyecileri anıyoruz hala ara ara.. tabi ben yine elin adamları eşyalarımı kurcalamsın diye köle ısaura mode:on'a geçerim ama olsun..

neyse umuyorum bu defa sorunsuz taşınırız. tabi ing.de olduğum için henüz halledemediğim işleri de bir an önce aradan çıkarmam gerek. avize seçicem daha.. siteler bizi bekle geliyoruz..

bu arada sipariş verdiğimiz kitaplık/çalışma odası da takılmış/yerleştirilmiş. henüz göremedim ama meraktan ölmek üzereyim.. bloga çalışma odası aratıp gelen o kadar çok insan var ki kendiminkini de resimleyip koyucam inşallah.

tabi tüm bunlara kadar öncelikle bitirmem gereken şey lanet ekonometri projem. konum: the effect of central bank transparency and inflation targeting on private sector expectations: the case of turkey.. sanıyorum çocuk doğursam bu kadar sıkıntı çekmezdim. umarım ortaya çıkan şey birşeye benzer. tek umudum o :(

15 Mart 2010 Pazartesi

Black and White Party @ the Tower


İngilteredeki hayatımı yazıp da düzenlediğimiz çılgın partiyi atlamak olmaz..

Daha önce de bahsetmiştim, evdeki genç nüsufun ısrarları üzerine bir parti düzenleme işine giriştik..Hemen Facebookta bir grup kuruldu, admin'ler olarak arkadaşlarımını davet ettik. partimizin teması "siyah beyaz"dı. ^Herkese siyah ve/veya beyaz giymeleri konusunda ricada bulunuldu. Yalnız herkes o kadar ciddiye almış ki durumu bir sürü insandan mesaj geldi. "Benim siyah pantolonum yok, jean ve siyah t-shirt giysem olur mu" diyen, ya da "Bir tek karate elbiselerim var onlarla gelsem olur mu" diyen.. Onların hepsine "nasıl giyinirsen giyin yine gel" dedik ve başladık beklemeye. yaklaşık 200 kişi çağırılmıştı (facebook aracılığıyla görebiliyorum davetli sayısını, yoksa oturup saymadım tabi ki) Allahtan o gece bizim bölümün düzenlediği "economics summit"in gala yemeği vardı da katılımcı sayısı sadece :)) 100'le sınırlı kaldı..

O gün Helen (Bölüm arkadaşlarım Irish chic taktılar adını) bütün gün evi temizledi. Tescodan gelen siparişleri yerleştirdi, bir sürü siyah-beyaz balon şişirdi. Evin dışı da dahil olmak üzere onları her yere astı/dağıttı. Evi düzenledi. Çünkü işleri pre-party ve after-part cleaning olarak paylaşmıştık.

Yaşanan iki aksilik dışında gayet eğlenceli geçti. Korktuğumuz gibi kapıya polis dayanmadı, onun yerine birisi içip içip bayılınca ve bir saat boyunca ayıltılamayınca ambülans çağırıldı sabahın 4ünde.. Bir de daha parti yeni yeni başlamışken hintli bi kız salonda kustu :) onun davet eden arkadaş kibarca taksiye bindirip kızı postaladı..

Tabi bu kadar sapıtılan bir ortamda tek ayık olmak bir açıdan iyi -insanlara bak bak gül- bir açıdan kötü -bu ev nasıl temizlenicek endişesi taşıyan tek kişi bendim. ama korktuğumuz kadar olmadı, bunun üzerine mayıs sonu haziran başı gibi bir yaz partisi düzenlenme kararı alındı :)

parti öncesi her yer temiz herşey düzenliyken:



ev arkadaşlarım & me. bu arada bu oda da bizim yemek odamız, tam bir ingiliz evi, iğrenç yeşil duvar kağıdı, çiçekli perdeler ve kocama altın rengi bir avize..

during the party (ilk resim koridor, buraya kadar doluydu ev. ikinci resimde buzdolabında yer kalmadığı için kara yatırılmış kolalara dikkat)


after party cleaning (bu arada şişeleri toplayan kim tanımıyorum :))



7 Mart 2010 Pazar

Beautiful Day in London with Girls!!




Of yazamadım kaç gündür.. şu ekonometri projesi çok feci canımı sıkmakta.. günlerdir en küçük bir mesafe alamadım.. neyse konu o değil..
dün en sevgili arkadaşım d'nin londraya gelmesini fırsat bularak sabah erken saatlerde londraya gittim.. aman tanrım, londra güneşli olabiliyormuş.. ilk defa masmavi bir gökyüzü ve güneş.. nasıl güzeldi.. bir de sabahın bir köründe trafalgar meydanı müthişti.. tek tük turistler.. nasıl bir sakinlik.. zaten bir şehri gerçek anlamda görmek için ya sabahın köründe ya da gece geç saatte görmek gerekiyor.. bütün kalabalıktan ve turist güruhundan uzak..
sabah kahvaltımızı trafalgardaki kafelerden birinde yaptık. daha sonra alışveriş için oxford street'e gittik, bütün gün o mağaza senin bu mağaza benim gezdik. (bu arada oxford str.deki mango bir harika.. saatler geçirebilirdik orda.. ank.daki en büyük mangonun sanırım 2 katı büyüklüğünde.) akşam üzeri ise covent garden'a gittik. yine çılgın kalabalıktı. tabi cts olunca her zamanki kalabalık katmerlenmişti.. ufak tefek gösteri yapanlar, sarhoşlar, pazardan alışveriş yapmaya çalışanlar vs.. bir kaç pub'a kalabalık nedeniyle giremesek de en sonunda çok şeker bir yer bulduk kendimize.. fish&chips ve bira yaptık.. bu sayede ben de coventry dışında bir yaşam olduğunu görmüş oldum bir kere daha..
şimdilik bu kadar.. işte bunlar da resimler..

covent garden
covent gardenda bir mağaza vitrini.. adını unuttum şimdi, ama vitrini eski dikiş makineleriyle doldurmuşlardı, pek nostaljikti..
trafalgar
tamam hava güzel dediyse bu hiç bulut görmeyeceğimiz anlamına gelmiyor, olsun buna da şükür..

13 Şubat 2010 Cumartesi

Bizim Evin Halleri

Evet büyük partiye iki gün kaldı.. cumartesi günü dananın kuyruğu kopacak.. ama ben cumartesiden değil de pazar günkü ev temizleme seansından daha çok korkuyorum.. of inşallah fazla sapıtmazlar, sonrasında milletin pisliğini çekmek istemiyorum.. bi de saolsun evdekiler de öyle pek temiz titiz sayılmazlar.. en huylu ben olduğum için ben paralarım kendimi.. zaten ben sanırım önceki hayatımda temizlikçi falandım.. hani herkes diyor ya önceki hayatımda prensestim, periydim bilmem neydim diye.. ben de hep düşünürdüm hizmetçi olan, fakir olan yok diye.. sonradan dank etti.. o benim.. temizlikçi..

kafam ne zaman dağınık olsa temizlik yapmak ya da ev toplamak müthiş bir deşarj olma aracı benim için.. ama eğer keyfim yerindeyse de sanım hiç temizlik yapmak istemiyor.. o zamanlar işte etraf savaş alanına dönüyor.. burda da dersler yüzünden sürekli yarı depresif olduğum ve saolsun ev arkadaşlarım da bana temizlik yapacak bol alan yarattıkları için koyuluyorum ben de işe.. şaka maka bu evde hep beraber yaşamaya başlayalı nerdeyse 5 ay oldu.. mikrodalgayı benden başka temizleyen görmedim.. ben de elimi sürmesem kokucaz toptan..

bu arada farkettim ki evden ve ev arkadaşlarımdan bahsetmemişim çok fazla.. işte yukarıda gödüğünüz minik (!) ev benim.. hatta ön tarafta çıkıntı halindeki camdan diğer uçtaki küçük cama kadar olan alan da benim odam ve banyom.. allahtan banyomu paylaşmıyorum ev ahalisiyle.. işte bu 8 oda bi salon ve 3 banyolu evde benden başka 5 (evet beşşşşş) kişi daha yaşıyor.. ama karşı odamda kalanları en son 3 gün önce gördüm sanırım.. kim kime dum duma.. ama seviyorum ben böyle olmasını..

evde 1 türk (bendeniz), bir yunan, bir portekizli (bu arkadaşlar benimle aynı katta), yukarıda da bi ingiliz, bi irlandalı ve bir avusturyalı var.. bunu kime söylesem hemen "ehi ehi fıkra gibi" diyorlar, ama işin esası öyle değil tabi.. aslında bi sıkıntım yok. hepsi çok şeker, hepsiyle iyi alaşıyorum ama benden geçmiş artık böyle komün halinde yaşam olayları.. insan kendi evini, yuvasını hayatını bırakıp da dünyanın başka ucuna gelince isterse sarayda yaşasın o "house" "home" olamıyor..

bir de ingilteredeki evlerin bazı enteresan özellikleri var.. mesela yerler ahşaptan.. yani halının alt kısımları, bizde betondan mı artık neden yapılıyorsa onlar ahşaptan.. yağmuru bu kadar bol memlekette ağaç da çok olduğundan her halde çoğu binanın ya konstrüksiyonu ya da bi yerleri ahşap.. bizim de yerlerimiz.. o yüzden anna yukarıda her yürüdüğünde ben düşük şiddetli deprem yaşıyorum.. o da saolsun akşamları 10da yatıp sabah 6da kalkıyor.. ben de onunla her sabah 6da güm güm güm ayak sesleri ile uyanıyorum..

evlerle ilgili diğer salak bi unsur da su ısıtma sistemi.. evlerin içinde kocaman kazanımsı şeyler var.. boiler diyorlar.. o da benim şansıma hemen benim odamın yanında.. böyle insan boyunda dev bir mutfak tüpü düşünün.. ve en az bir traktör motoru kadar ses yapıyor.. tabi evdeki herkes sabah 6dan başlayarak sırayla duşa girdiklerinden ben her sabah o sesi dinlemek sorundayım.. ha onun dışında evlerin iç kapıları "fire door" olarak anılıyor.. yangın olması durumunda odadan odaya atlamasın diye yangına dayanıklı kapılar var ve bu kapılar açık bırakılamıyor.. kendiliğinden güm diye kapanıyor.. saolsun hiç biri de dikkat etmediği için annanın ayak sesleri ve boilerin sesinin üzerine bir de kapı çarpması dinlemek durumundayım.. kısacası sabahları bana uyku haram..

işte bu arkadaşların "hadi bi ev partisi düzenleyelim" fikriyle başlayan olaylar silsilesi cumartesi akşamı umarım olaysız sonlanacak. en büyük korkum insanların bişey dökmesi çünkü yerler beyazımsı renkte halı.. sonra kendimi düşünebiliyorum mesela yerden kırmızı şarap lekesi temizlerken.. bir de partimizin konsepti var tabi, olmaz olur mu.. herkes siyah ve/veya beyaz giyinicek.. ben daha bilmiyorum ne giyeceğimi.. ama ev sahibi olarak bu kurala önce bizim uymamız gerek değil mi?? pfff....


11 Şubat 2010 Perşembe

Türkiye'ye gittim geldim!

Güzel bir Türkiye seyahatinin ardından karlı bir Coventry akşamından iyi akşamlar.. her güzel şey çabuk bitermiş, beş günlük Türkiye gezim de göz açıp kapayıncaya kadar geçti yine.. Perde seçeyim, kitaplığı nasıl yaptıralım, mobilyacıyla ne zaman buluşalım, benim yenmesi gerekenler listesindekileri ne zaman halledelim derken bir bakmışım ki cumartesi gecesi olmuş, ben yine bavul toplamak zorundayım.. zaten yıllardır seyahat etme gereklilikleri bir türlü bitmediğinden bavul toplama, bavul boşaltma ve bavulun içinden eşyaları çıkarmadan benim tabirimle bavulun içinde yaşamaktan nefret eder hale geldim. Orta Asya'daki atalarımız gibi göçebe hayattan yerleşik hayata geçmek istiyorum mümkünse..

noel tatilince türkiyede bulunduğum sırada mcdreamy ile bizim de kendimize ait bir yuvamız olsun diyerek attığımız adımın geri kalan ceremelerini çekmekle geçti bu kısa tatil.. ama sanıyorum içimde daha önce yer etmemiş olan domestik yaşam isteği overdose oldu. şu anda düşünmem gereken bir development economics ödevi ve bir ekonometri projesi olmasına rağmen ben evimi döşeyeyim, halı seçeyim, neresine ne asayım gibi kaygılar içine düştüm. zaten son zamanlarda akademik kaygılarımdan ögghh gelmiş olduğu için yeni eve taşınma ve onu dekore etme işi beni oyalamayı başaran şeyler listesine bir numaradan giriş yaptı.. şimdi ben makaleleri okumak yerine dekorasyon dergisi karıştırmak; referans, ft ve voxeu'ya bakmak yerine delicatassen'de zaman öldürmek istiyorum..

off off bunlar hiç hayra alamet değil..

neyse, onun dışında türkiyedeyken ankarada havanın bu gibi olması nedeniyle işlerden geri kalan zamanlarda evde patlamış mısır yapıp film izleyerek zaman geçirdik, zaten pek sevdiğimiz bir aktivite olduğu ve başbaşa zaman geçiremediğimiz için pek hoşumuza gitti. Üç film izledik.. Birincisi Tolga Örnek'in çektiği Devrim Arabaları, ikincisi Saramago'nun kitabından filme çevrilen Blindness (Körlük) ve üçüncüsü de Oxford Murders..

Sondan başlamak gerekirse, Oxford Murders en iyi tabiriyle vasatın altında bir filmdi. Bizim için filmi en ilginç kalan kısım ise henüz iki ay önce Oxford'u görmüş olmamız nedeniyle gördüğümüz yerler ekranda göründüğünde "aa burayı da gördük", ay şurdan da yürüdük", "peki ya burayı neden görmedik" şeklinde bağırmak oldu..
"Körlük" üniversite birinci sınıfta siyasete giriş dersinde okumamız için içinden seçim yapmamız gereken kitap listesinden yer alan bir kitaptı.. ben o zaman albert camus-veba'yı seçmiştim (yanlış tercih-eser değil ödev açısından). Bu kitabı hala okumamış olmamı kendim açısından büyük bir eksilik olarak addediyorum şimdi. film umduğumdan güzeldi, hatta klişe tabiriyle çarpıcıydı.. ve müthiş rahatsız ediciydi. Günlerdir sürekli filmi düşünüyorum. İnsanların asgari bir seviyede eşitlendiği bir durumda nasıl tepkiler verilir; meslek, sınıf, sosyal ve ekonomi statüler eşitlendiğinde neler olur, insan doğasında iyi midir, kötü müdür? ve bu yapıdan nasıl bir polity çıkar? Bu ve benzeri sorularla sizi başbaşa bırakan zekice kurgulanmış bir sistem eleştirisi.. genelde kitaplar filmlerden daha iyi olduğu için daha düzgün bir eleştiri ancak kitap okunduktan sonra yapılabilir sanıyorum..


"Devrim Arabaları" ise kimi yerlerinde karakterleri fazla karikatürize bulsam da Türkiye gerçeklerini çok iyi yansıtan, özellikle de kamuda çalışan bir insanın çok kolay empati kurabileceği müthiş bir film. Bugün sınıftan bir arkadaşımla siyaset ve tarih üzerine konuşurken "Türkiye müthiş bir potansiyeli olan çok büyük bir ülke. Aslında daha iyi bir noktada olması gerekir" dedi.. aklıma bu film geldi, hık mık ettim.. sanırım mantıklı bir cevap veremedim.. var mı yanıtını bilen??

2 Şubat 2010 Salı

Türkiye'ye gidince yenilecekler listesi

- Mantı (Kayseri mutfağında, ya günlerdir gözümün önünden mantılar geçiyo.. bazen aklıma gelince ağlıycak gibi oluyorum. cidden.. biraz kafadan tırlatık olduğumu söylemiş miydim?? halbuki öyle çok iştahım da yok bugünlerde.. en son 11 saat önce yemek yedim)

-kumpir (burda jacket potato diye birşey yapıyo bu ingilizler. konsept olarak kumpire benziyor, fırınlanmış patatesin üzerine tereyağı, peynir ve istediğin başka birşey.. bu başka birşey de ingilizlerin kahvaltı da dahil üç öğün yedikleri tatlımsı kuru fasülye; baharatlı kıyma ve meksika fasülyesi ile yapılan chili con carne ya da mayonezli ton balığı.. mideniz bulandı değil mi? bu iğrenç bulamaç odtü hocam'da yenilen kumpirin yerini tutar mı?)

-Rakı-balık (alkolle aram sıfırın altında. ilk defa geçen sene burda bi grup türk arkadaşla türk yemekleri gecesinde ilk defa ciddi anlamda rakı içtim.. sonrasında bütün yaz da rakı-balık yaptık.. özellikle de yeşil efe.. "öf rakı çok pis kokuyor, kadınlara da rakı içmek yakışmıyor" gibi gereksiz benzetmelerim ve şikayetlerim için tüm rakıcılardan özür diliyorum.. şimdi çok özledim.. bi de ümitköydeki balıkçıdaki tereyağlı pul biberli karides yanına please..)

-Baklava (insan yaşlandıkça zevkleri değişiyor mu ne? ya da uzak olup da yiyemeyeğini bilmek daha mı değerli kılıyor bazı şeyleri.. bilemedim ki. bir de gelirken arkadaşlara da getirmem gerek. geçen sene madodan bir kilo fıstıklı baklavayı piranhalar gibi 5 dakikada bitirmişlerdi. )

- kahvaltı (burda kahvaltıların tadı yok, hem de hiç.. scrambled egg, kuru fasulye, bacon ve kruvasandan kahvaltı olmaz, olabilemez..hiç bir yunan zeytini veya feta peyniri türk zeytinin ve peynirinin tadını tutamaz..)

eğer bu postu türkiyeden okuyorsanız yediğiniz her lokmanın tadını çıkarın ve şükredin. ben ki artık herşeyi yiyebilecek bir midesizliğe ulaştım; hint-çin-italyan-ingiliz hiçbirşeyi ayırt etmeden yerdim ve yiyorum; benim bile mantı kelimesini duyunca gözlerim dolmaya başlıyor..

aaah aaah annemin "yemek yapmaya üşendim, hadi mantı açalım" dediği zamanların değerini bilememişim..

31 Ocak 2010 Pazar

Kısa Kısa vol. unknown

- Yine pazar, yine depresyon, yine yetiştirilememiş işler, yine heba edilmiş bir hafta sonu..

- İngilterenin havası gerçekten benden dengesiz, öğlen kar yağdı, öğleden sonra güneş çıktı.. şimdi dışarısı ayaz..

- salı günü eve gidiyorum ben.. çok sevinçliyim.. tek sevmediğim yanı uçmak.. artık nefret ediyorum uçmaktan.. thy'den daha da nefret ediyorum.. hele yemek servisi sırasında bütün uçağı yemek kokusu basmıyor mu, kusacak gibi oluyoum.. kötü makyajlı kaba hosteslerinden de nefret ediyorum.. aslında onlara kızamıyorum. bir kaç defa iç hat uçuşlarında salyalı amcaların nasıl yazdıklarını gördükten sonra bence genel olarak kibar bile sayılabilirler..

-atatürk havaalanından daha da nefret ediyorum.. of ne var keşke lufthansa azıcık ucuz olsa da münih aktarmalı gitsem? münihe bayıldığımdan değil, ama havaalanı daha küçük ve çok daha sakin..

-ankara nasıl bir başkent ki doğru düzgün dış hat uçuşu yok? ben her defasında neden ist.a gitmek zorundayım??

-bir de şu yurt dışı çıkış harcı denen şeye de illet oluyorum.. ben bayıldığımdan çıkmıyorum, neden her defasında devlete para ödüyorum ülke dışına gidiyorum diye??? 15 lira da olsa çok gereksiz...

-apandist olmuş olabilirim.. korkuyorum.. aslında iştahsızlık yapması lazımmış ama dr mcdreamy bu semptomun türklerde çok tutmadığını söylüyor :) hatta apandist hastaları hastaneye gelirken atatürk orman çiftliğinde döner yiyip öyle gelir diye bir tespiti bile var.. yani bu durumda ben de az önce yarım paket tortilla chips yemiş olmama rağmen apandist olabilirim..

-saçımı boyamam lazım.. yurtdışında yaşamanın gıcıklıklarından biri rahat rahat kuaföre gidememek.. korkuyorum kuaför beni de coventry kızları gibi sluty yapar die..

- bu akşam ev arkadaşlarıma tatlı yapayım dedim.. o da uyduruk yalancı tavuk göğsü, ki onu da 15 yaşımdan beri bin defa yaptığım için gözüm kapalı bile yapacağımı düşünürdüm.. ta ki bugün içine şeker koymayı unutana kadar.. olsun ama altına bisküvileri dizip, üzerine cevizi ve çikolata sosunu bastıktan sonra pek bi afiyetle yediler..

-bu arada 3 hafta sonra evde bir parti düzenliyoruz. portekizlinin başının altından çıktı.. irlandalı olaya atladı, bu dönem sosyal olmaya karar veren avusturyalı pek memnun oldu.. yunanlı ve ingilizden henüz ses çıkmadı.. herkes tanıdığı herkesi çağırıcakmış.. konsept bu.. en son "estimation"larımıza göre 200 kişi (evet iki yüz !!) davet edilicek.. allahım ne olur kimse gelmesin.. kimseyle uğraşıcak halim yok... ay bi de delirmişler galiba akşam 9 sabah 9 yapalım diyolar.. valla geçen gün boots'tan aldığım kulak tıkaçlarımı takarım. millet eğlensin ben çıkar uyurum yukarıda..

- of benim ekonometri problem seti yapmam gerekiyodu di me yarına..

30 Ocak 2010 Cumartesi

29 Ocak 2010 Cuma

Afrika Nasıl Kurtulur?


Bu akşamdan beri cebelleştiğim makalenin konusu bu.. Bu dönem bir değişiklik yapıp kalkınma iktisadı gibi bir ders almaya kalktım.. Sürekli bir şeyler okumam gerekiyor, bu bir açıdan iyi tabi-bir sürü ilginç şey öğreniyorum. diğer yandan da çok oyalayıcı.. ve de Lucas'ın dediği gibi "Once you start thinking about growth, you can hardly think of something else" Bu akşam okuduğum makale de dünyanın gidişatı konusundaki kaygılarımı daha da artırdı. 1960-2004 yılları arasında Afrikaya giden yardım miktarı 714 milyar dolar!!! dudak uçuklatıcı bir rakam.. ama kalkınma ve ekonomik büyüme yerinde sayıyor. üzerine hastalık, açlık, cehalet, AIDS.. ve neden sonuç ilşkisi karmakarışık. afrika ülkeleri sağlık ve eğitime yatırım yapamadıkları için ve yeterince birikim ve yatırım (investment) yapamadığı için mi gelişemiyor? yoksa gelişemediği için mi bunları yapamıyor? örneğin yaşam kalitesi ve yaşam beklentisi bu kadar düşükken pek tabi ki kimse birikim yapmıyor gelecek için ve yatırımlar düşük kalıyor, ya da insanlar üniversiteye gidip doktora yapmıyor mesela..

Peki afrika'yı bıraktık da, türkiye nasıl kalkınır? üç çocuk yaparak değil her halde.. ülke olarak yaş ortalamamız zaten 30un altında, çoğu istihdam edilemiyor, genç nüfusta işsizlik oranı sanıyorum %25 civarında (4 geçten biri işsiz!!). bu durumda çocuk yapmak ancak niteliksiz iş gücü konusunda çin ve hindistanla olmasa da benzer ülkelerle rekabetimizi artırır. nitelikli iş gücü içinse düzgün bir eğitim sistemi şart..özellikle yurtdışında okumaya başladıktan sonra eğitim konusunda çooooookkk fırın ekmek yememiz gerektiği gerçeği bir tokat gibi çarptı suratıma.. bu konunun ayrıntıları da belki daha sonraya..

foto: sxc.hu

22 Ocak 2010 Cuma

London Time!!!

Londrayı bundan yaklaşık beş sene önce ilk gördüğümde neredesye aşık olmuştum. bana çok karakteristik ve farklı gelmişti.. ama bir şehri güzel yapan anladım ki beraber paylaşılan kişiymiş.. londra bu defa dr mcdreamy ile birlikte gidince çok daha güzeldi.. şehrin güzelliğine bir de noel için yapılan hazırlıkların güzelliği eklenince eksi bilmem kaç derecelere varan soğuğa ve çılgınlar gibi yağan kara rağmen londra sokaklarını arşınlamak müthiş zevkliydi..
işte bizim objektifimizden londra..

Hyde park'ta noel nedeniyle kocaman bir panayır kurulmuştu, çılgın soğuğa rağmen ingilizler çoluk çocuk doluşmuşlardı yine de.. ikinci foto piccadilly circus, ünlü eros heykelini kar küresine çevirmişlerdi. üçüncü foto adını unuttuğum bir alışveriş merkezi, piccadilly streeti regent streete bağlıyor. dördüncü resim ise karlar altında buckingham sarayı..

ilk resim wetminster abbey, taa 11. yüzyılda kurulmuş devasa bir kilise. 2. tabi ki big ben, 3. london eye - ki biz de bindik, şiddetle tavsiye olunur.. çok keyifliydi, 4. resim london bridge, aslında burada bir exhibition var. ama biz tower of london'ı gezerken o kadar yorulmuştuk ki sadece dışarıdan bakmakla yetindik..

1-2 st paul's cathedral, 3. tekrar london bridge, 4. ortada komik swiss re building olmak üzere modern londra..


bunlar da london eye'dan gece manzarası -- london by night :)

19 Ocak 2010 Salı

Başka Dilde Aşk

Bahsedecektim unutuyorum hep.. izlemediyseniz ve hala oynuyorsa bir yerlerde izleyin.. yoksa dvd'si çıkınca bulun buluşturun izleyin.. pişman olamayacaksınız..

17 Ocak 2010 Pazar

Çalışma Odası Dekorasyonu



Sınavlarımın bitmiş olması, pazartesiye kadar (yarın yani) bol olmam ve yapmam gereken süreli bir şey olmaması dolayısıyla iyice sermiş durumdayım. sabahtan akşama kadar kitap okuyup, dizi ya da film izleyip, internette takılıp duruyorum. mart sonunda yeni evimize taşınacak olmak ve evdeki bazı şeylerde değişiklik yapmayı planlamam nedeniyle internette geçirdiğim vaktin çoğunu dekorasyon bloglarına/sitelerine vs bakarak geçiriyorum. bir yandan da elimin altında bir ikea kataloğu.. gerçi ank.da ikea yok ama belki bir fikir verir diye ara ara karşıtırıyorum sayfalarını..

şimdi derdim şu ki, bir şekilde mevcut evimizde ihtiyaç dahilinde alınmış ve maksimum eklektik yapıdaki çalışma odası düzenini tamamen baştan kurmak. en büyük kısıtım yeni odanın oldukça küçük olması, buna rağmen evde onlarca kitap olması. internette dolaşırken gördüm ki gösterilen örneklerdeki kitaplıklar ya milli kütüphaneyi andırır cinsten.. ya da kitaplık denen şeye 3 kitap beş çerçeve bir iki vazo ve bolca dekoratif kutu konmuş, kitaplık kitaplık olmaktan çıkmış..
işte bu post bu konuda görsel arayan kişiler için benim çektiğim sıkıntıları çekmesinler diye derlenmiş görsellerden oluşmaktadır.

bu arada da benim istediğim özellikler listesi:
1. L şeklinde, orta kısmı dikdörtgen değil de oval olan beyaz metal ayaklı ferah bir çalışma masası (dr ve benim aynı anda sırt sırta oturabilmemiz için, aksi halde ikimizin de dikkati dağılıyor, sohbet etmeye başlıyoruz)
2. büyük beyaz bir kitaplık, ama onu gerçekten de milli kütüphanedeki raf havasından çıkarmak için ne yapabilirim onu arıyorum.
3. kitaplık dışında tercihen iki katlı ve muhtemelen buzlu camdan (hatta biraz desenli olsa ne süper olur) kapıları olan konsolumsu bir şey
4. bu konsolun üzerinde bir kaç raf

şimdi gelelim görsellere:

fazla sevimli olmaya çalışmış ama bi şey eksik, sanki 80lerden kalmış gibi, değil mi??

bu kutu fikrini sevdim, ama duvar rengi??? not sure..

bu çok sevimli ama bu kitaplık değil vitrin gibi bir şey, bunun daha büyük bir versiyonu kitaplık yapılabilir ama yaklaşık 300 kitabı yerleştirince bu kadar sevimli görünmeye devam edebilir mi??

kitaplar insanın üzerine üzerine geliyor..

en uygulanabilir bu göründü şimdilik gözüme.. halen biraz dağınık görünse de biraz düzenlemeyle güzel bi şey çıkabilir sanki burdan..

bu tam türk işi bir mobilyacı tasarımı belli.. yok ben almayayım :(


bu üçünde renkler çok güzel, amaişlev???

bundan da sağdaki konsolumsu dolap fikrini ve rafları tuttum.. böyle bir şey istiyorum..


bunun böyle devasa ve dikey olanınımı yaptırsam?

bunda da asimetrik raf sıralanışını sevdim.. daha eğlenceli görünüyor

bu da nasıl bir şey istemediğim :)

bunun da tavana kadar olması enteresan ama çok mu boğucu olur acaba küçük odada???

evet kendi kendine konuşma şeklinde olan bir postun daha sonuna geldik.. kaynaklara gelince beğendiğim şeyleri genelde kaynaksız kaydetmişim ama muhtemelen:



EDIT: Enteresan bir şekilde bu bloga sık sık "çalışma odası dekorasyonu" vs diye google'dan aratanlar düşüyor. Ben maalesef Ankara'nın meşhur siteler esnafından birine kazıklanarak hayallerimden çok uzak bir modele dünya para saydım ve hala internetten dekorasyon önerilerine bakıyorum. ilk fırsatta değiştirmek var aklımda çünkü. bu arayışlarım sırasında şu iki siteye denk geldim. kamu yararına blogun ziyaretçileri ile paylaşıyorum:


14 Ocak 2010 Perşembe

Her yerde kar var!

ben burda olurum da ingiltere son 30 yılın en soğuk kışını yaşamaz olur mu?? neyse bu kadar kar görmeyeli baya olmuştu.. (gerçi resim yanıltıcı olmasın, yarıdan çoğu eridi..) bu sene gulf stream (ki kendisi ing.de iklimin nispeten ılıman olmasını sağlıyor-muş) daha kuzeye grönland tarafına gitmiş.. grönlandlılar ısınırken biz kar manzarası izleyelim.. :)

13 Ocak 2010 Çarşamba

Edinburgh

Evet en sonunda sınavlarımı bitirmiş olmanın huzuruyla bilgisayar başına geçebilirim.. Noel tatilinde istediğim verimi alamadan çalışmamın neticesinde pek bir gergin girdiğim sınavlarda yine dört ayak üzerine düştüm sanırım.. Dün akşam son dakika paniği ile sadece bir tane konuyu adam akıllı tekrar edebilmiştim. Sabah sınava girmeden önce de Anna'ya "if today is my day, there will be a question on staggered price setting" dedim ve gerçekten gün benim günüm oldu. istediğim konudan istediğim formatta çıkan soruya istediğim cevabı verdikten diğer soruya da allah ne verdiyse yazdıktan sonra bir kuş kadar özgürüm.. pztye kadar..

şimdi uzun zamandır aklımda olan ve fırsat bulamadığım için ertelediğim Edinburgh postuna başlayabilirim. (bu arada amerikan ingilizcesi olduğu gibi edinbörg gibi değil de edinburo gibi okunuyor-muş) Doktorun buraya gelmesiyle başladığımız küçük çaplı ingiltere turunda ikinci gittiğimiz yer Edinburgh oldu. Edinburgh Birleşik Krallığın kuzeyinde, aslen İskoçya'da hatta İskoçyanın başkenti. Biz Birmingham'dan uçak ile yaklaşık bir saat on beş dakika ulaştık. Trenle ulaşım hem uzun sürecekti hem de uçaktan pahalıydı.. Bmi baby sağolsun.. Edinburgha indiğimizde saat 8 buçuktu ve hava karanlıktı, aydınlanması nerdeyse 9 buçuğu buldu.. (kışın kuzeyde olmanın faziletleri) Ertesi akşam döneceğimiz için her yeri en ince ayrıntısına kadar göremesek de Edinburgh'un tamamına vakıf olabildik sanıyorum.. Kışın gitmenin eksisi havanın inanılmaz soğuk olması, artısı ise özellikle otel fiyatlarının daha makul olması ve turist sayısının nispeten az olmasıydı. işte birazcık edinburgh..

sırasıyla edinburgh manzarası, holyrood castle (mary queen of scots burda yaşamış), holyrood abbey, ve adam smithin mezarı


kilt, scotch desenli battaniyeler, kaşmir atkılar ve hediyelik eşya satan bir dükkan, scott monument, edinburgh castle'dan edinburgh manzarası ve kalenin içi


otelimiz (radisson, sarı aracın yanındaki yer) ve otelimizin bulunduğu cadde

Başımıza gelen hem komik hem sinir bozucu olaysa şöyle yaşandı.. vardığımız gün öğlen saatlerinde karnımız acıktı hem de çok üşüdük. yemek yemek için bir yer ararken o kadar cafenin restoranın içinde gözümüze minik bir güya italyan restoranı çarptı. kuytu köşede bir yerdi bir de, basiretimiz bağlanmış demek ki.. içeri girdik, mekan sahibi menüyü getirdi.. baktık bir şeylere karar verdik.. bu arada duvardaki boardda da yemekler yazıyor, turkish meatballs, greek mousakka, italian ravioli vs diye.. adama siparişleri verdik, bu arada kendi aramızda tabi ki türkçe konuşuyoruz, hatta adam siparişlerimiz aldıktan sonra dr ile aramızda nereli acaba diye konuşuyoruz, ben kesin iskoç diyorum, dr yunan bence diyor. mekan sahibi biraz sonra gelip bize merhaba dedi, meğer türkmüş.. yani koca edinburghda da bula bula bir türk restoranı bulmuşuz, o da güya akdeniz yemekleri yaptığını iddia ediyor. ama bizce olabilecek en berbat yemeklerdi.. soğuk olduğu için çorba söylemiştik.. çorbalar soğuk ve katıydı, benim burgerimin köftesi ve dr'n felafelleri yanıktı vs.. sağolsun ısıtma denen bi şey yok içerisi buz gibi.. insan allahın edinburghunda gördüğü türke de istediği gibi çemkiremiyor tabi bu ne diye.. neyse açlıktan olsa gerek yedik yemeklerimiz, bir de üzerine 20 poundcuk (50 tl gibi bir şey yapıyor) baya yüklü bir hesap ödedik.. türkiyede de bunu kime anlatsak ee türk işte ancak o kadar olur dediler.. neden böyle bir reputationımız var?? kendi gözümüzde bile.. üzücü gerçekten..