31 Aralık 2009 Perşembe

HaPpY nEw YeAr

2009 benim için aslında biraz özelliksiz bir yıldı.. 2009a istanbulda bir arkadaşımızın evinde girerken aslında ne dilemiştim hatırlamıyorum.. dilediklerimi olmuş mudur? sanmıyorum.. dilerim ki 2010 2009dan daha güzel olsun.. benim hala umudum var.. :)

2010 bana bir master diploması, bol bol okumalar, güzel filmler, arkadaşlarımla güzel zamanlar, yeni yeni yerler, güzel tatiller; dr'a güzel yayınlar, sorunsuz vakalar ve ameliyatlar; kardeşime iş; anneme huzur ve sağlık; arkadaşım E'ye eve bir yardımcı; arkadaşım D'ye bir hayat arkadaşı getirsin.. ama öncelikle herkes çok sağlıklı olsun..

bu arada her sene olduğu gibi milli piyango bileti aldım.. geçen sene tarihimin en büyük ikramiyesin kazanmıştım, amorti çıkmıştı :) çok feci hissediyorum.. avcum kaşınıyor.. bu sene büyük ikramiye kesin bana çıkacak.. :)

aşağıdaki dilek de bir maille geldi.. çok beğendim, buraya eklemek istedim..

süpürgecik, süpürgecik. her yıl bana versin daha güzellik..
kurbağa, kurbağacık.. her yıl olsun daha iyi birazcık..
kazan, kazancık.. bol bol gelsin paracık

13 Aralık 2009 Pazar

Oxford (Let the Pictures Talk)

Dün Dr'un İngiltereye gelmesiyle resmi olarak çevre gezilerine başladık.. Cuma akşamını daha önce blogda da bahzettiğim Leamington Spa'da geçirdik. İngilterede pek çok yerde şubesi olan Cafe Roge'da yedik yemeğimizi.. çok sevimli bi Fransız restoranı..

Dün ise Oxforda gittik.. Ben bu kadar güzel olacağını ummuyordum. Oxford her yanında tarihi görkemli binaları olan aslında küçük ama müze gibi bir şehir.. Ben çok şey söylemeyeyim, resimler kendisi anlatsın..

Science Museum ve Balliol College


Kaleden Oxford manzarası, Unv. Church of St. Mary the Virgin


Radcliffe Camera ve gün batımında kilise


ve son olarak kuşbakışı oxford..

8 Aralık 2009 Salı

Bu Aralar Hayatımı Karartan Adamlar

Bu karikatürü Paul Krugman'ın blogunda gördüm.. Bu aralar özellikle Neo Klasikler ve Neo Keynesyenler arasındaki kavgadan, DSGE'lerden, state of makro'dan, özellikle de Blanchard'dan dolayı fenalık geçirmekteyim.. O yüzden onlarla dalga geçen bir karikatür beni mutlu etti.. kendilerine dünyanın en yüzeysel insanı olarak madem çok biliyordunuz neden krizler oldu diyorum.. ve makalelerime geri dönüyorum..

p.s. dünyanın en yüzeysel insanı dedim de, beş on sene oluyor, annemin arkadaşlarından biri her nasılsa para basmanın enflasyonu körüklediğini öğrenmiş ve kendince ona bir çözüm getirmişti.. "e merkez bankası gizli gizli bassın paraları???"

2 Aralık 2009 Çarşamba

Damn Correct

Bu aslında uzun bir listenin benim tarafımdan şahsıma göre kısaltılmş hali.. asıl liste 75 maddeden oluşuyor.. işte ing.de öğrenci olmak..

1. Pound coins are priceless (hayat kurtarıcı)

5. You won't survive without the internet
(bütün dünyayla bağlantım, en iyi ders çalışmama sebebim, bütün dizileri takip aracım)

6. Food is more expensive than you think
(evet düzgün yemek, yoksa tecsoda 1 pounda pizza da var.. hiç denemedim, denemek zorunda kalmam umzarım :))

7. The halls were only clean on the open day

8. Every class has a complete **** in it ( if you can't see them, it's you) (ben değilim :))

9. Your room will only be tidy when you're meant to be working and are bored of facebook/msn/ the internet in general
(en tipik ders çalışmama bahanem, bugün odamı süpürdüm mesela:)

11. You need a car
(offf keşke)

12. Your laptop becomes your best friend
(bkz madde 2)

13. You will learn to type a billion words a minute

17. You have no idea what is going on in the world outside uni.

18. No matter how much cutlery you bring to uni, you will always run short of knives and forks but have too many spoons.
(evet ya, bütün çay kaşıklarım kayıp)

20. You will eat anything
(gerçekten, anything)

21. You will wear the same pair of jeans for however many days/weeks/months you like.
(geçen sene sınavlara çalışmak için kütüphaneye giderken bir hafta boyunca aynı kotu giydiğimi farkedip kendimden iğrenmiştim..)

22. You will wish that the fire alarms were not there
(sabahın 4ünde donmuş bir gölün kıyısında içeri girmek için güvenlikçilerin izin vermesini beklerken evet..)

23. £1 shops are the holy grail
(gerçi ordan aldığım dove sabunun orijinalitesinden şüphe duyuyorum ama olsun)

24. You will worship Tesco
(tesco sen bizim herşeyimizsin)

25. You will ask for student discount on Everything you buy
(herşeyde değil ama superdrugda ve topshopta var, süpero oluyor)

27. Your work WILL actually form a new mountain range

28. Your calculator will become your solemate (bkz: ekonometri)

29. You will start thinking and talking like your friends around you, and will pick up a mixture of silly accents.
(ingilizceyi artık hintitalyan,alman tr aksanı karışık konuşuyorum )

30. There will be at least one lecturer you hate

31. There will be at least one lecturer you love

32. Going to bed at 2am is an early night

33. Most of your education will be obtained outside of lectures.
(evet dersin başında verilen on makalelik okuma listesi, yoksa dersler sadece buzdağının görünen kısmı)

34. You will spend countless hours gazing out of the window.

35. You won't miss T.V

36. I-player is God
(ipod is mora than that)

37. Your bin will overflow for weeks on end

41. You'll never really know who lives below/above you until there is a fire alarm and you are all kicked outside

46. You will find yourself browsing youtube for hours

49. Taxis will be a necessity

50. Your pots and pans won't wash themselves

51. You will facebook/msn/text the room next to you rather than get up

57. You will sit in front of your computer refreshing facebook every minute

61. You pay for as much things as possible with 1p and 2p coins

62. You will talk to laods of people at freshers and then ignore them for the rest of the year

64. Facebook will ruin your degree. Wikipedia will save it.

68. You will find yourself phoning your mum more often than you thought

71. you will buy the essential foods from the supermarket but you still "cant be bothered to cook" so you go to the nearest takeaway

72. A Cancelled lecture is almost better than Christmas

73. Pizza dominates your diet
(artık pizza kelimesini duyunca midem bulanıyor desem)

74. You will become hooked on one thing from the canteen menu

75. You will end up wasting loads of time writing silly things like this instead of doing assignments !!
(bu postu hazırlamak gibi)

30 Kasım 2009 Pazartesi

Haftasonuuuuuu

İstisnasız herrrrrr hafta sonu, "aman nasıl olsa daha bir sürü zaman var" diyerek yapmam gerekenleri erteleyip, pazar akşam dokuzdan sonra panik oluyorum.. tekrarlamam gereken 3 makale var, henüz birini yarıladım ve saat 12 :)

annesi önlüğünü ütülerken ertesi günkü ödevini yetiştirmeye çalışan ilk okul öğrencisi gibiyim...

28 Kasım 2009 Cumartesi

Missed My Friends!

Fotoğraf bu yaz kız kıza çıktığımız kaş tatilinde çekildi..
Bileklikleri almamıza neden olan olay ise şöyle gelişti.. Kaş sokaklarında 8. defa turlarken çay bahçesi gibi bir yer gördük ve hadi okey oynayalım dedik.. A. ve ben bir ekip olduk, D. ve M diğer grup.. Odtüde okurken derslerden çok çimenler üzerinde pişti ve king üzerine ihtisas yapmış olan sevgili M'ciğim bu konudaki maharetini de göstererek bizi bi hezimete uğrattı. Oyunun başında karar vermiştik, yenilen taraf herkese bileklik alıcaktı, hem tatilin hem de arkadaşlığımızın bir anısı olsun diye.. ama bilekleri almak kolay olmadı tabi. Oyun boyunca hiç açmamasına ve M sayesinde kazanmasına rağmen hiç birşeyi beğenmeyen D'cğim sayesinde Kaştaki bütün takı tezgahlarını gezdik.. en sonunda herkesin gönlüne göre bir tezgah bulduk. orada satış yapan yaşlı amcayı delirtmek pahasına (yok bunun rengini değiştirsek, bunun boyunu kısaltsak, bunun ucundaki bilmem neyi başka şeyle değiştirsek diye) üzerlerinde gerekli modifikasyonları yaptırdık.. ertesi gün de sahilde bu fotoğrafı çektik.. üzerinde kırmızı göz (!) olan benim...

bu da böyle bir hikaye işte..

post scriptum: önümüzdeki hafta sonu A. evleniyor.. bense maalesef coventry cehenneminden kurtulup katılamıyorum.. umarım çççoooook mutlu olurlar..
post scriptum 2: siyah da M'nin.. günün asıl kazananı o ya, farklı olması gerek :)

25 Kasım 2009 Çarşamba

Eksik Bir Şey Var..


Biliyorum blogu sadece yakınmak ve depresyonumun bir ifadesi olarak kullanıyorum çoğu zaman.. ama gerçekten de hayatımın en kötü olmasa da (maalesef daha kötülerini görmüştüm) en bayık zamanlarını yaşıyorum..

geçen seneki sosyal çevremden eser yok.. arkadaşlarımın büyük çoğunluğu dünyanın muhtelif yerlerindeki evlerine yol aldılar.. ben hala coventry'yi bekliyorum.. ve dersler öylece hücum edince günkerimi sadece ve sadece ders çalışmakla geçiriyorum.

ve de bu sene bölümdeki bütün arkadaşlarım ing tabiriyle overly ambitious, tr tabiri ile aşırı dozda inek oldukları için; her hafta onlarca makale okumak zorunda olduğum için; gereksiz şeyleri hatırlamakta üzerime kimseyi tanımayan ben en gerekli şeyleri (mesela formülleri, modelleri, makalelerin konularını) unutmakta herkesle yarıştığım için; hergün anahtarlarımı ve otobüs kartımı kaybedip sonra tekrar bulduğum için; ya geçemezsem sınıfı kalırsam diye tasalandığım için; ve aklım hep ank.da olduğu için pek de mutlu değilim açıkçası..

bunların dışında son günlerin gündemi ve beni yegane mutlu eden şey dr'un aralık başı gibi nihayet ing.ye gelecek olması.. vize başvurusunu yaptık (ki nefret edilesi bir süreç), uçak biletlerini tarihlerini yanlış (!) da olsa aldık... Bu yanlış bilet konusu şimdiden başımı feci ağrıtmış durumda.. ilk olarak karşılıklı bir iletişim sorunu nedeniyle onun tr'ye dönüş tarihini (ki benim onunla tr'ye gidiş tarihim oluyor) yanlış anlamışım.. bileti ona göre aldım.. bi de üzerine kendi dönüş tarihimi de nasıl olduysa yanlış işaretlemişim internette işlem yaparken.. onu düzeltmek (ve tabi üzerine 50 pound bilet değiştirme masrafını ödemek) üzere birmingham havaalanına doğru küçük çaplı bir yolculuk yaptım bugün.. ama nasıl bir mantıksa çarşamba günleri kapalıymış ofis.. (buradan duymayacak olsalar da thy birmingham ofisindekilere de teessüflerimi bildiriyorum, cuma sabah gittiğimde hesabını sorucam, neden bir insan çarş güneri tatil yapar diye) tıpış tıpış geri döndüm tabi..

sonra trende geri dönerken aklıma küçükken okuduğum bir kitap geldi.. kitap polyannaydı, ilginç bir şey değil yani.. ama kapağında çok güzel çizilmiş bir kadın resmi vardı. sarı saçları topuz yapılmış, bol sürmeli mavi gözlü. saks mavisi de bir gömleği vardı sanırım.. diğer polyanna kitaplarından farklı olarak bu kitap polyannanın büyüyüp de evli olduğu zamanları anlatıyordu. kızımız ilk kitaplarda geçen bir çocukla evlenmiş ve başka bir şehre taşınmış. yine sürekli mutlu olmaya çalışıyor, her olayın olumlu yanını görüyor ve canın sıkılınca da evde dolaptaki gümüşlerini parlatıyordu.. dolabımda parlatacak gümüşlerim olmasa da bir ferahlık olsun diye gelir gelmez çamaşırları makinaya attım.. :)

sonra da hayatta bu tip gereksiz işler konusunda işlerim genelde yolunda gitmese de, olay önemli işlere geldiğinde (aile, eş, arkadaşlar, iş vs) ne kadar şanslı bir insan olduğumu düşündüm..

kendi çapımda polyannacılık oynadım yani..

şu aralar gündemimde salı gününe kadar okumam gereken yüzlerce sayfa makale, sonra da dr buraya geldiğinde neler yapacağımızı planlamak var.. aklımdan geçenler londra, edinburgh, oxford şimdilik.. şimdi oteller ayarlanacak, tren biletleri bulunacak vs.. bu arada londra noel öncesi çılgınlar gibi kalabalık olucak (bu arada özellikle fransızlar poundun değer kaybetmesi nedeniyle buraya geliyor alışverişe). edinburgh'de de soğuktan donucaz ama olsun..bu tatil ikinci balayımız gibi olsun istiyorum.. bakalım nasıl olucak??


21 Kasım 2009 Cumartesi

Dead Simple



Blogumla ilgilenemiyorum.
Aslında bu aralar hiç birşeyle ilgilenmiyorum..
başladığım kitabımı bitiremiyorum..
okumam gereken makaleleri okuyamıyorum..
çalışmam gereken konuları çalışamıyorum..
aramam gereken insanları arayamıyorum..
kısacası yapmam gereken hiç birşeyi yapamıyorum..
yine de çılgınlar gibi yoğunum..
günler saatler yetmiyor..
Var mıdır bunun bi çaresi??

Resmin konuyla ilgisi yok ama hoşuma gitti gece gece..
ne demiş çinli atalar.. a picture tells a thousand words..
ama benim kontrol panelime bi restart düğmesi lazım sanırım..


12 Kasım 2009 Perşembe

Bham-Mnch-Ank

Yarın gidiyorum.. Uzun değil sadece 3 günlüğüne.. ama haftalardır bugünü bekliyordum.. içim içime sığmıyor.. küçük çocuklar gibi heyecan yaptım.. hiç birşey yapamıyorum kaç gündür.. oysa okumam gereken onlarca makale var..
neyse şimdi bunları düşünerek keyfimi kaçıramam..
yarın öğleden sonra ank.dayım..
akşam kendi evimde kendi yatağımda uyuycam..
dr shephard' görücem..
üzerine ayarlayabilir bir de mantı yiyebilirsem benden iyisi yok :)

10 Kasım 2009 Salı

Evet evet bütün dünya bana karşı!


Haftasonundan beri gribim.. domuz gribi oldum diye de ödüm koptu.. tabi hala bilmiyorum, hafif atlatıyor da olabilirim.. ama her gazeteyi açtığımda ölenlerin sayısını gördükçe içime fenalık geliyor.. neyse bugün daha iyi uyandım, en azından günlerdir boğazımda yer etmiş olan pis ağrı yoktu..
sabahın köründe dersim olduğu için giyindim çıktım.. kapıdan çıkıp ikinci adımımı atmamla yere yapışmam bir oldu.. tabi ingiltere burası sürekli nemli ve yağmurlu havadan bahçede yerler kısım kısım yosun tutmuş.. üzerine yağmurun yağmasıyla da jilet gibi kaygan olmuş.. dirseğimin üzerine düştüm çok fena, hatta saniyeler içinde dirseğimi kırdıysam ne olur diye senaryo bile yazdım. neyse bir yerimi kırmadım ama sağ dirseğimde ve elimin üzerinde yaralar var. .. üstüm başım da perişan tabi.. kendimi odaya attım, ama canımın acısıyla tansiyonum düştü.. bayılıyordun nerseyse.. biraz uzandıktan sonra su içeyim dedim, bu defada su genzime kaçtı.. bu kez de nerdeyse boğluyordum..
ama daha bitmedi.. zorla kendimi toparlayıp ikinci derse yetişmek istedim, ama otobüs 15 dakika geç geldi, soğuk ve yağmurlu havada bekledim.. üzerine kolum bütün gün ağrıdı..
gerçekten bütün dünya bana karşı sanırım.. (bu cümleyi de jargonuma kazandıran duygucuğuma öpücükler..)
yorgunum blog, çok yorgunum..

edit: son fasılı unutmuşum, eve gelirken otobüste inmek için düğmeye bastım, şöför fark etmedi. beni sonraki durakta indirdi.. bu da eve dönüşte -yine yağmurda- 15 dakika yürümem demekti.. otobüs şöferine neden durmadın dedim.. "oops" dedi.. :(

9 Kasım 2009 Pazartesi

Unutmadan..

Bunu duyunca hemen yazmayı düşünmüştüm.. unutmuşum.. malum balık hafızalıyım.. izi kalsın.. Hugh Grant'e benzeyen (+30 yaş ve +50 kilo) makro hocasından..

"the state of the world economy is nowadays like an american-chinese marriage.. The chinese partner works, the american partner goes to shopping.."

8 Kasım 2009 Pazar

Sinir!!

Ayşe Armanın sırf başı kapalı ve kendince enteresan geçmişleri ve hikayeleri var diye egzantirik bulup abuk subuk insanlarla söyleşi yapmasına ve bu insanların reklamlarını yapmasına sinir olan bir tek ben miyim??

5 Kasım 2009 Perşembe

Okuyorum, Öyleyse Varım!!


Bu aralar dersler konusunda olmasa da kitap okuma konusundaki azmimden dolayı kendimle gurur duyuyorum. Hatta o kadar azimliyim ki hafta sonu waterstones'tan (buraların d&r'ı ya da dostu dilebilirim) 3 kitap daha aldım..

İlk olarak daha önce de bahsettiğim Thousand Splendid Suns'ı bitirdim.. Kesinlikle abartmadan söylüyorum, okuduğum en güzel kitaplardan biriydi.. Bu kitabı okuyana kadar Afganistan denince aklıma, Taliban, abd, savaş, yoksulluk geliyordu.. Bir de şu national geographic'teki meşhur afgan kızı fotoğrafı.. Bu tabi benim yüzeysel bakışımı gösteriyor olabilir ama orada insanların, özellikle kadınların nasıl hayatlar sürdüklerini, din kisvesi altında bir burkanın içine ya da bir evin duvarlarının arasına hapsedilmenin, kadın olarak doğarak hayata 100-0 yenik başlamanın nasıl olabileceğini sorguladım.. Orda yaşananları sanki ben yaşamışım gibi hissettim. Okuduğum hiç bi kitap beni bu kadar ağlatmamıştı (ki ben genelde biraz duygusuz hatta odunumsu olmakla suçlanırım çoğu zaman..) Kitap türkçeye de çevrilmiş, bin muhteşem güneş diye.. Mutlaka ama mutlaka okunması gerek..

Bu kitabı çok beğenince yazarın ilk kitabını da kütüphaneden bulup okudun. Kite Runner.. diğer kitap kadar olmasa da çok etkileyiciydi yine..

Şu aralar derslerin yoğunlaşması ile daha çok "bed side reading"lere sarmış durumdayım.. Yeni başladığım kitap Time Traveller's Wife.. Hatta filmini de çekmişler ve Eric Bana oynuyormuş.. Bakalım nasıl olucak... okuyup göreceğiz..

2 Kasım 2009 Pazartesi

The Simple Truth II

Yer: Social Studies Cafe
Kişiler: Ursula, bir italyan ve bir hintli

İtalyan: In the past people had ideas, things they believed in and they fought for them. But now what people care is the launch of new Iphone.. WTF??

1 Kasım 2009 Pazar

Penceremden Sonbahar Manzaraları


Benim için pazar gününün kısa bir özeti.. deli gibi esen rüzgar, yağmur, ballı limonlu yeşil çay, ekonometri, ve pencereden sonbahar manzarası...





24 Ekim 2009 Cumartesi

Zayıf


Of ne güzel öğle yemeğimi yedim.. İngiliz usulü balık ve italyan usulu makarna.. (bu iğrenç yemek kombinleri konusunda da kendimle gurur duyuyorum) o sırada internette gereksiz yere dolaşırken ebru şallının benimle aynı boyda ve benden 10 kilo zayıf olduğunu öğrendim. Tabi bu yaştan sonra manken olucak halim yok da.. şimdi ben onun çirkin dediği kadınların statüsüne mi girmiş oldum??
moralim bozuldu :(
ve bu moral bozukluğunun üzerine sütlü şekerli bir kahve ve marks and spencer all butter chocolate chunk cookies iyi gider..

imza: battı balık

23 Ekim 2009 Cuma

Tahirle Zühre Meselesi

Dr'un (Dr shepherd'dan ziyade Dr McDreamy olarak anıyorum kendisini bu aralar, Greys'e atfen) bana bu şiirin de içinde olduğu bir kitabı vermesinin üzerinden yaklaşık 5 yıl geçmiş.. Ne kadar da çabuk.. 5 gün gibi..

5 yılın anısına...

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil,
bütün iş Tahirle Zühre olabilmekte
yani yürekte.

Meselâ bir barikatta dövüşerek
meselâ kuzey kutbunu keşfe giderken
meselâ denerken damarlarında bir serumu
ölmek ayıp olur mu?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Seversin dünyayı doludizgin
ama o bunun farkında değildir
ayrılmak istemezsin dünyadan
ama o senden ayrılacak
yani sen elmayı seviyorsun diye
elmanın da seni sevmesi şart mı?
Yani Tahiri Zühre sevmeseydi artık
yahut hiç sevmeseydi
Tahir ne kaybederdi Tahirliğinden?

Tahir olmak da ayıp değil Zühre olmak da
hattâ sevda yüzünden ölmek de ayıp değil.

Nazım Hikmet

19 Ekim 2009 Pazartesi

Facebook II

Nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde bazı günler facebooktan bir kaç kişiden birden friend request geliyor. Hiç tanımadığım tipler.. çoğunun profil resminde böyle aynalı camlı güneş gözlükleri var. %90'ının profilinde religious views kısmında islamic, political views kısmında none yazıyor. Arkadaşlarının çoğu da rus isimli muhtemelen çakma profiller..
Profiline dinini yazacak kadar dindar olmasına mı, buna rağmen listesinde yarı çıplak rus hatunlar olmasına mı, 20-30 yaşlar arasındaki bu canlıların hiç bir siyasi görüşü olmamasına mı, ya da bu odularn beni nerden bulduğuna mı şaşırayım..

16 Ekim 2009 Cuma

Kisa Kisa...

- Derslerin arasinda uzun aralardan nefret ediyorum. Iki ders arasinda 3 saatlik bir bosluk var; kahve ic, yemek ye, maillere bak, zaman gecmiyor iste.. Icimden ders calismak da gelmiyor.. Bu postu da okulun b.sayarlarindan birini kullanarak yazdigim icin tr karakter kullanamiyorum.

- Internet basinda ve ozellikla Facebookta harcadigim vakte inanilmaz aciyorum. Aslinda accountumu kapatmayi dusunuyorum. Ama enteresan bi sekilde bir suru insanla iletisimimi de muthis kolaylastiriyor. Bu nedenle vazgecemiyorum. Ozellikle su anda sinifta yaklasik 150 kisi varken ve coguyla bi sekilde tanisinca ayni anda bir suru insanla irtibat kurmanizi inanilmaz kolaylastiriyor. Bir cozum bulmali ama nasil?

-13 Kasimda coook sevdigim bi arkadasimin dugunu icin Turkiyeye gidiyorum. Zaten dr icin gitmek istiyordum. bir tasla iki kus.. Yarin da alisveris icin birmingham :)

- Bu arada Noel tatilimi de planladim. Planin bir haftasini dr ile ingiltereyi kose bucak gezmeye ayirdim.. Sounds greatt!!!

- Ikinci donem icin bir an once secmeli derslerime karar vermek durumundayim. Icinde bulundugum ikilem basitce su: Ileride isime yarayacak ve gercekten ogrenmemin faydali olacagi ve bir o kadar da zor dersler versus nispeten daha kolay ve o kadar da ilginc olmayan ve cok da isima yaramayacak dersler.. Sanirim tercihim ilk alternatiften yana olacak. Ve ben bu kararimdan dolayi ikinci donem bolca pisman olacagim.

- Dun aksam anna`nin tavsiyesiyle A Thousand Splendid Suns diye Khaled Husseini adli Afgan bi yazarin kitabini okumaya basladim. Ideefixe`den baktim' turkcesi de varmis. Muthis surukeyici ve etkileyici bir kitap. En kisa zamanda bitirip yorumlarimi yazacagim.



- Yeni yil olmamasina ragmen yine bir suru karar aldim.. bunlara da 2new education year resolutions2 denebilir.. Kisaca bol bol ft, economist ve referans okumayi, daha az dizi izlemeyi, internet basinda daha az vakit gecirmeyi, daha cok kitap okumayi iceriyor. Acaba basarabilecek miydim.. Hep beraber gorecegiz...

15 Ekim 2009 Perşembe

You young lady! Where are you from?

Bugün uzun zamandır beni rahatsız etmemiş migren ağrılarımdan biri ile uyandım. Sabah onda dersim vardı, giyindim kahvaltı yaptım ama baktım ki olacak gibi değil bir ağrı kesici alıp yattım tekrar.. uyanınca kendimi daha iyi hissettim, aynı ders 2 saatlik aradan sonra devam edecekti. Toparlanıp okula gittim. sınıfın önünde bir arkadaşımla sohbet ederken profesör geldi, birileriyle sohbet etti falan. sonra bana seslendi:
- You young lady! Where are you from?
- Turkey
- Ooo, günaydın.
Elin İngilizinden uyduruk da olsa bir kelime türkçe duymak hoşuma gitti yine de.. Meğer adam ilk dersin 15 dakikasını bildiği tüm dillerde merhaba diyerek harcamış.ama türk öğrenci var mı diyip de kimse el kaldırmayınca atlamış derste türkçeyi.. öyle işte.

12 Ekim 2009 Pazartesi

I choose sth else

"Choose Life. Choose a job. Choose a career. Choose a family. Choose a fucking big television, choose washing machines, cars, compact disc players and electrical tin openers. Choose good health, low cholesterol, and dental insurance. Choose fixed interest mortgage repayments. Choose a starter home. Choose your friends. Choose leisurewear and matching luggage. Choose a three-piece suit on hire purchase in a range of fucking fabrics. Choose DIY and wondering who the fuck you are on Sunday morning. Choose sitting on that couch watching mind-numbing, spirit-crushing game shows, stuffing fucking junk food into your mouth. Choose rotting away at the end of it all, pissing your last in a miserable home, nothing more than an embarrassment to the selfish, fucked up brats you spawned to replace yourselves. Choose your future. Choose life... But why would I want to do a thing like that? I chose not to choose life. I chose somethin' else. And the reasons? There are no reasons. Who needs reasons when you've got heroin?"

11 Ekim 2009 Pazar

Insomnia


Bu lost adasından beter kılıklı adaya basmamın üzerinden iki hafta ancak geçti. Benim geçen sene de muzdarip olduğum uyku sorunum derhal yeniden başladı. Gece saat 12-1 gibi yatıyorum. Saat 3te ancak uyuyabiliyorum. Özellikle böyle rahatlatıcı gevşetici müzikler dinliyorum, ama hiç etki etmiyor. Sabah saatimi belki 10 defa erteliyorum, saat 8 de uyanmayı hedefleyip her sabah 10 buçuğa kadar uyuyorum; ona da uyku denilirse. Sonra ders çalışmam lazımdı benim diye hayıflanıp depresyona giriyorum. Hava da sağolsun her zamanki gibi tam depresif modda. Bir de evin bulunduğu sokak tam bir jungle. Pencereden dışarı baktığımda sadece bir sürü ağaç görüyorum. İki damla güneş ışığı varsa da dışarıda benim odamda güneş ışığı görmek pek mümkün olmuyor. Bu durum tekrar uyku modumu tetikliyor. Bütün gün sersem gibi geziyorum etrafta..

Dr biraz fiziksel aktivite yapıp yorulmamı söyledi, malum ben koala cinsinden olduğumdan ve bu hafta da derslerim olmadığı için mütemeadiyen evdeyim. Dün yaklaşık bir buçuk saat yürüdüm, o da tabi ki işe yaramadı. Son planım tekrar gece yatmadan önce ballı ılık süt seanslarına başlamak. Belki boyum da uzar değil mi.. Hatta uslu bir kız olursam da belki şirinleri de görebilirim..

10 Ekim 2009 Cumartesi

Bilmek..

Bazen hayatta bilebileceğinize hiç ihtimal vermediğiniz şeyler vardır. Onların bilinmezliği o kadar doğaldır ki gün gelip de bildiğinizde, bildiğinize şaşırıp hala bilmiyormuş gibi hissedersiniz. Hatta onu bildiğinizi unutup, sonra bildiğinizi hatırlayınca "Doğru ya, ben bunu biliyordum" dersiniz. Bu kadar kolaydır işte..
Önemli olan bilinmeyene karşı önyargıyı yıkabilmek...

8 Ekim 2009 Perşembe

Simple Truth


Pembe tablo lobisine kötü haber/Yalçın DOĞAN

...


IMF, Dünya Bankası ve AKP yönetimi el ele vermiş, Türkiye’ye pembe tablo satmaklameşgul. Oysa, sadece üç konuda yapılan bir hesaplama pembe rengin siyaha çaldığını göstermeye yetiyor.


- 1963-2002 arasında onca hükümet, onca darbe, onca koalisyonlar, kırk yıldaortalama büyüme hızı yüzde 4.38.


AKP’nin tek başına iktidar olduğu 2002-2011 arasında, AKP’nin ilan ettiği orta vadeli ekonomik program çerçevesinde, ortalama büyüme hızı yüzde 4.23.

Allı, pullu, cilası bol nutuklu AKP dönemi kırk yıllık ortalamanın gerisinde.

-1988-2002 arasında onca koalisyonlar, onca karmaşa, on dört yılda ortalama işsizlik oranı yüzde 7.74.


AKP’nin tek başına iktidar olduğu 2002-2011 arasında ortalama işsizlik oranı yüzde 12.14.


Pembe tablo döneminde işsizlik daha da artmış.


- 1923-2002
arasında, bütün Cumhuriyet tarihi boyunca, toplam iç ve dış borç 222 milyar dolar.


AKP’nin tek başına iktidar olduğu 2003-2009 arasında toplam iç ve dış borç 243 milyar dolar.


AKP yedi yılda, seksen yıllık Cumhuriyetin toplam borcundan daha fazla borç yapıyor.


Bu mu nurlu ufuklar?

Bu mu ekonomik başarı? Bu mu
pembe tablo?


http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12644674.asp?yazarid=91

Your (My) Shrinking Sense of Humour


Kaynak: http://www.timeshighereducation.co.uk/

6 Ekim 2009 Salı

Birinci Derece Yanık

Sabahın köründe kalkılır.. Yaz sonunda depoya verilen eşyalar alınmaya gidileceğinden üstün körü giyinilir.. Uyduruk bir kahvaltılık gevrekle kahvaltı yapıldıktan sonra yağmur altında otobüs beklenir, müthiş yoğun trafik sayesinde nerdeyse yarım saatte okula varılır. Külçe ağırlığında bavul güç bela eve getirilir, içindeki kitaplar yerleştirilir. Üzerine "güzel bi kahvaltıyı hakkettim şimdi" denip en süperinden bi omlet, yunan zeytinleri, mozerella peyniri, enteresan ingiliz ekmeği (ayçekirdekli, haşhaşlı fln) ve çaykur rize çayından (muhteşem ürünler toplamına dikkat çekerim) oluşan kahvaltı tabağı odaya çıkarılır, Tam masanın üzerine konulurken çayın yarısı masa üzerinde duran ders notlarının, halının ve daha da kötüsü benim üzerime dökülür. Sonuç: Şu anda sağ el bileğim, karnımın sağ kısmı ve sağ üst bacağım cayır cayır yanıyor. Dakikalarca soğuk suyun altında kalmaktan ellerim donmuş durumda ama. Ha bu arada omlet de ziyan oldu tabi.. Ders notlarım ise birbirine girmiş durumda, üzerindeki mürekkepler falan dağılmış, iğrenç..

Dün de yine benzer şekilde sıkıntılı bir gün geçirdim. Okula ödemem gereken para bir türlü hesabıma yatmadı, son gün olması nedeniyle panik oldum. Para hesabıma ulaştıktan sonra ödemeyi yaparken bankanın (HSBC) soyadımı yanlış yazmış olması nedeniyle (bunu sonradan anladım tabi) internet üzerinden işlemlerim bloke oldu. Call center'ı aradım ve tabi ki hindistana bağlandı, karşıdaki hintli hatunla birbirimizi anlamak için yoğun çaba sarfedip sonunda sorunu çözdük. Tam yarım saat sürdü. Tabi evrenin bana oynadığı pis oynlar bitmemişti; ödemeyi yaptıktan sonra da bir kaç dakika içinde gelmesi gereken corfirmasyon maili saatler sonra geldi. Tutar da oldukça yüksek olduğu için ben içim içimi yiyerek her 15 dakikada bir maillerimi kontrol ettim.

Ben şimdi haklı olarak sormak istiyorum, hayat beni nedennn yoruyosun???

3 Ekim 2009 Cumartesi

Waiting for the Bus That Never Comes


Evet ilk hafta itibarıyla İngiltere'deki toplu taşıma sisteminden nefret ettiğimi gönül rahatlığıyla söyleyebilirim.. Her gün neredeyse bir saatimi geleceği saat duraklarda ilan edilen ama asla gelmeyen otobüsleri bekleyerek geçiyor.. Soğuk üşüyorum, ayakta dikilmeten yoruluyorum, bir de geç kalacağım stresi çekiyorum..
Tabi bu arada İngiltere'deki otobüsler dünya üzerinde görebileceğiniz her türlü pisliği içinde barındırıyor. Koltuklar toz toprak içinde, çantamda anti-bakteriyel sıvı taşımaya başladım.
Bir de okul çıkış saatlerinde özellikle üst kat sesten durulmaz bir hal alıyor..
İlk seçimlerden Coventry Council'a adaylığımı açıklıyorum. Bence buraya da bir metrobüs, Ank.daki gibi katil kılıklı Büyükşehir Belediyesi toplu taşıma araçları yakışır..
Ha bi de ters taraftan gelen arabalardan korkmasam bir bisiklet alıp okula bisikletle gidicem..

1 Ekim 2009 Perşembe

Facebook

Yaklaşık yarım saattir can sıkıntısından Facebookta insanların yükledikleri "çok komik", "gülmek garanti", "kopacaksınız", "ay ben çok güldüm" yazan videoları izliyorum..

Yalnız bunların hiçbiri beni sağ üst köşede suggestions kısmında annemin derya baykal'ın fanı olduğunu yazması kadar güldürmedi..

Ah anne ben ne diyeyim sana bilmem ki..

29 Eylül 2009 Salı

Sonunda

Sonunda ısıtma sistemini çalıştırabildik..

Ev arkadaşlarının onayını alarak (!) ve sistemi güç bela çözerek.. Üç ay sonra gelecek doğal gaz faturası muhtemelen 1000 pound. Odada titremeden ders çalışmanın ve uyuyabilmenin değeri paha biçilemez...

Bunun üzerine How I Met Your Mother'ın 5. sezonunun başladığını görüp iki bölüm üst üste izleyince de değmeyin keyfime..

26 Eylül 2009 Cumartesi

Ursula in Coventry: Season 2 Episode 1, The New House


Türkiye'deyken pek bi ihmal ettiğim bloguma İngiltere'ye gelmemin ikinci günü koşa koşa yazı yazmam enteresan mı ya da bendeki yazma sevgisi temel olarak yalnızlıktan mı kaynaklanıyor?

Dün bu soğuk adaya tekrar ayak bastım, havaalanından bir taksiye atlayarak yeni evime ulaştım. Ev hatırladığımdan daha büyük, odam da.. Şu anda yaşadığım en büyük sorun odamın inanılmaz derece soğuk olması.. Geçen sene kampüste yaşadığım ve tüm işler accommodation tarafından halledildiği için gelir gelmez kampüs dışında yaşamanın da zorluklarıyla tanışmış oldum. Odada yatak ve dolap haricinde bi eşya yok. Dünden beri sürekli marketlerde, dükkanlarda yastık, yorgan, tabak-çanak, banyoya paspas, temizlik eşyası vs vs alışverişiyle uğraşmaktan yorgun düştüm. Ev arkadaşlarımdan biri bana bu tip şeyleri alabileceğim bir yer tavsiye etti. Ben de ilk iş atlayıp gittim ve yine onun tavsiyesine uyarak bi kaz tüyü yorgan aldım. Ama o ne fena bişeymiş, gece kokusundan uyuyamadım.. Allahtan onun tavsiyesine uyup yastığımı da kaz tüyü almamışım. Sabahtan beri havalandırıyorum camın önünde kokusu geçer umuduyla.. sanki üzerime sinmiş gibi geliyor kokusu pijamalarım bile kaz kaz kokuyor :)

Onun dışında kampüs dışına taşınmak İngilterede yaşıyor olduğumu daha çok hissettiriyor, sürekli otobüse binmek, kampüste tüm öğrencilerle değil de burada yaşayan insanlarla alışveriş yapmak, camdan dışarı baktığımda yürüyüş yapan ingilizleri görmek bi yandan da kampüste ne kadar izole bir ortamda yaşadığımı da gösterdi bana..

Ama yine de şu anda evimden ve dr'dan kilometrelerce uzakta olma fikrinden nefret ediyorum. Bazen öyle doluyorum ki buraya geldiğime lanet okuyorum. Diğer yandan da zamanın bu kadar hızlı geçmesi eve temelli döneceğim zamanın da çabuk geleceğini gösteriyor. Bir an önce dersler başlasın, ben yine onlara kapılayım, günler haftalar ben farkında olmadan geçsin, eylül gelsin ve ben eski hayatıma kavuşayım istiyorum..


7 Eylül 2009 Pazartesi

Rehavet...


Tam anlamıyla üzerime yaz rehaveti var.. sonbaharın yaklaşmasıyla bu rehavet yerini yaz boyunca yapmayı planlayıp da yapamadığım şeylerin yarattığı vicdan azabına dönüşmeye başlıyor. Bir daha hayatımda bu kadar uzun bir tatil yapamayacak olduğumu bilmek vicdan azabımı daha da derinleştiriyor.
Gezmek ve dinlenmek bakımından fena sayılmazdı aslında.. bir hafta bodrum, bir hafta kız kıza kaş, bir hafta istanbul. arada ankarada evimissde tembellik.. üzerine bol aile ziyareti, uyku, yemek..
Tatil boyunca en çok gurur duyduğum faaliyetim deliler gibi kitap okumaktı. hatta buraya da reading listimi koyayım da ileride bana motivasyon olur diye düşünüyorum..
Bazılarını hatırlamamakla birlikte okuduklarımdan bir kuble:

-Yeşilçam dedikleri Türkiye: yaz tatiline başlarken elime aldığım ve daha öce blogda da bahsettiğim kitap. Vedat Türkalini geleneksel tarzını yansıtıyor. (Henüz hepsini okumamış olsam da) Sırada Güven I ve Güven II var.

- Satranç-Stephen Zweig

-Kürk Mantolu Madonna-Sabahattin Ali (S.A.nın ilk okuduğum romanı, daha doğrusu novella'sı, yalnız tespitleri, durum tahlilleri şimdiye kadar hiç rastlamadığım şekilde başarılı ve çarpıcı, şiddetle tavsiye edilir.)

-Bab-ı Esrar- Ahmet Ümit (Maalesef Ahmet Ümit'in diğer kitaplarının yarısı kadar bile etkileyemedi beni. Hele Mevlanayla Şems'i Elif Şafak'tan okuduktan sonra çok yavan geldi. )

-Yol Palas Cinayeti, Sinekli Bakkal, Handan-Halide Edip Adıvar (Sinekli Bakkal'ın bir ara dizisini yapmaya kalkışmışlardı sanıyorum, sonra sanıyorum yayından kaldırıldı. Gerçekten isabetli olmuş, çünkü modernize edilmesi imkansız bir kitap. Çünkü anlatılan her şey dönemin sosyal ve politik yapısıyla iç içe. Olayları sadece Rabia-Peregrini aşkına indirgemek ise Halide Edip'e büyük haksızlık olurdu. Handan için ise hayatımda okuduğum en güzel kitaplardan biri diyebilirim. Tüm olay karakterler arasındaki mektuplaşmalarla anlatılmış, bunu kopukluk yaşatmadan anlatabilmek sanırım büyük bir edebi yetenek gerektirir.)

-Umut-Ayşe Kulin (Bu bir üçlemenin ikici kitabıymış. Ben ilkini-Veda'yı- okumadan bunu okumuş bulundum. Ayşe Kulini sanırım en son lise yıllarında okumuştum. Kolay okunur bir kitap öncelikle. Yalnız kitabın ana karakterlerinden ikisinin arasında aşk hikayesini sona ulaştırmadan bırakmış, sanırım 3. kitaba bırakmış. Eğer öyleyse kötü bir ticari taktik olmuş. Üçleme bile olsa her kitabın kendi başına baştan sona bir eser olması gerekmez mi?)

-Kitab-ül Hiyel-İhsan Oktay Anar (Amat ve Puslu Kıtalar Atlası kadar etkileyici değildi. Yalnız yine yazarın hayal gücüne hayran oluyor insan kitabı okurken. Bu defa romanın dışında bahsedilen silahların çizimleri de vardı kitapta ve çizimleri de kendisi yapmış İhsan Oktay Anar. Ve nispeten felsefe dozajı daha azdı.)

Bunların dışında da vardı sanırım okuduğum bir kaç parça şey. Ama hatırlayamadım şimdi. İki gün önce Kemal Tahir'in Esir Şehir üçlemesinin ilki olan Esir Şehrin İnsanlarına başladım. Şimdiki hedefim bu üçlemeyi, ardından da Halide Edip ve Sabahattin Ali külliyatını bitirmek. Abartı mı oldu??

Okumak dışında diğer bir faaliyetim de Grey's Anatomy izlemek oldu. İng.ye gitmeden iki arkadaşım bana ilk dört sezonu hediye etmişlerdi. Ama orada izlemeye fırsatım olmadı. Gelince beş sezonun tamamını yaklaşık bir ayda izledim. Rüyamda artık Meredith'i, Izzie'yi falan görmeye başlamıştım :) Şimdi dört gözle 6. sezonu bekliyorum. Bu arada 5. sezon finali sanırım tv tarihindeki en başarılı sezon finallerinden biriydi.

Bir de Manganın son albümü süper.. Hayat bu işte çoookk güzel..

Şimdilik bu kadar..

15 Temmuz 2009 Çarşamba

14 Temmuz 2009 Salı

One Fine (and Wet) Day


Pazar günü Dr. Shephard'ın beni görmeye gelmesi üzerine havanın berbat ve yağmurlu olmasına aldırış etmeden Akçakoca'ya gittik.. Küçüklüğümde sık sık gittiğimiz ve üniversitedeyken de bir kaç yazı burada geçirdiğimiz için (çünkü ben üniversiteye deprem sonrası başladım ve maalesef bir süre kendimize ait bir evimiz olmadı, bu yüzden ben yazları gelince yazları akçakocada ev tutup yazı orada geçiriyorduk) ben pek ciddiye almam bu minik şehri.. nedense bana h.sonu gidilebilecek cazip bir yer gelmez.. mesela abant da öyledir benim için.. insanların neden ank.dan ya da ist.dan geldiğine pek anlam verememişimdir. orası bizim için saçma aile pikniklerinin düzenlendiği sıkıcı bir yer olmuştur hep.. ama dr'un gelmesi ile ve civarda pek de yapacak bir şeyin olmaması nedeniyle yine kendimizi akçakocaya attık son iki haftadır pazarları yaptığımız gibi.

geçen hafta sonu balıkçı barınaklarının tam yanında çok güzel (ve bence akçakoca standartlarının çok çok üzerinde) bir yer keşfetmiştik ve bu pazar da aynı yere gittik. yalnız yemek yerken yağmurun başlaması bize hem biraz zor hem de komik anlar yaşattı. tüm garsonlar seferberlik edip bizi yağmurdan korumak için etrafımızı şemsiyelerle donattı.. ama yağmur o kadar çoktu ki bir süre sonra sırılsıklam olup içeriye kaçmak zorunda kaldık. sonra da elektriklerin kesilmesi ile tatlımızı ve çaylarımızı mum ışığında aldık. ama çok keyifliydi. tüm akşamı dr ile sohbet ederek, benim elimden düşürmediğim ve saplantıya dönüştürdüğüm kitabı (v. türkali-yeşilçam dedikleri türkiye) ve tatil planımız üzerine hayal kurarak geçirdik. (bu arada restoranın adı piri reis, eskaza yolu düşecek olanlara şiddetle tavsiye edilir.)

önümüzdeki h.sonu ise dr ile karadeniz sahillerine uzanıyoruz.. :) sonrasında da bir hafta bodrum. bu sene ikimiz de çok yorulduğumuz için bu tatili fazlasıyla hakkettik diye düşünüyorum. ve gitmeyi dört gözle bekliyorum.

bu arada blogum giderek umuma özellikle de tanıdığım insanlara açık hale gelmeye başlıyor. nedense bu durum beni gerdi biraz.. bakalım neler olacak..

Başlık: One Fine Day filminden esinlenme.. bkz:http://www.imdb.com/title/tt0117247/

11 Temmuz 2009 Cumartesi

Çin-Maçin..


Haberlerde çinle ve uygur türkleri ile ilgili haberleri görünce aklıma geldi.. İng.de Çinli bir akdaşım var.. Politika masterı yapıyor. Çindeyken bir kaç sene Çin istihabarat servisinde çalışmış.. enteresan bi şekilde ingilizce konuşamayan çinlilere inat ingilizcesi süperdi ve serviste aldığı eğitime borçlu olduğuna söylemişti..
neyse, onunla sohnet ederken şu türk hükümdarlarının çinli prenseslerle evlenip bu çinli prenseslerin ülkenin iç meselelerine karışıp ülkelerin yıkılmasına neden olduğ yönündeki tarih kitabı klasiklerini sormuştum.. kız da bunun klasik bir çin dış politikası olduğunu, iyi eğitim almış ve tabi ki çin hanedanıyla ilgisi olmayan kızların prenses olarak başka ülkelere kakalandığını söylemişti.. enteresan gelmişti bana da...

böyle yanii..

9 Temmuz 2009 Perşembe

Tatil rehaveti..


Türkiyeye gelmemin üzerinden üç hafta geçti sayılır.. bu üç hafta benim insanoğlunun bir türlü mutlu olamaması, elinde olmayanın her zaman daha cazip gelmesi benzeri enteresan duygularımı tetikledi.. burada geçirdiğim üç haftanın muhasebesini yapıyorum.. netice koskoca bir hiç olmasa da rehavete kapılmış, yaz boyu yapmayı planladıklarını sürekli erteyelen bir tipim şu anda.. ve kendi halime gıcık oluyorum..

Yaz için planlarım bol bol kitap okumak, bir sürü film izlemek (kışın meydana gelen açığı kapamak için), dr shephard ile güsel bir tatil, aile ve arkadaşlarla vakit geçirmek, matematik çalışmak (evet matematik çalışmak), önümüzdeki sene için bazı kitap ve makaleleri okumak vs şeklinde devam ediyordu. işte sonuçlar..

ank.da geçirdiğim bir haftanın sonunda bir çok arkadaşım gördüm ama yetmedi.. hatta bazılarını görme fırsatım bile olmadı.. bir de hava öyle sıcaktı insanı basıyor.. dışarı çıkınca insanın ağzı burnu kuruyor sıcak havadan vs..

tek başarım geldiğimden beri oldukça çok sayıda film izleme fırsatı buldum.. hatırladıklarım:
- Elegy (Penelope Cruz ve Ben Kingsley oynuyor. ben fimi pek sevmedim.. pek de duyulmuş bir film değil sanırım. ben kingsley'i sevdiğim için aldım ama oynadığı karakteri sevmedim-andrapozlu seks düşkünü bir adam. film de pek sarmadı..)

- The holiday (tam tatil filmi, romanik komedi, bir sanat eseri olmasa da tembel modda iken sanırım en iyi bunlar çekiliyor.. hem jude law var filmde daha ne olsun.. ing. aksanından uzak kalmamış oldum böylece..)

- 120 (izlemeye çalıştığım tek türk filmiydi, maalesef yarıda bıraktım. aslında pek huyum değildir. bazen sevmediim kitapları yarıda bıraktığım okumayı ertelediğim olmuştur ama filmeleri yarıda bırakmam (tamam bazılarında uyuya kaldığım olmuştur geç saatte ise). bütün önyargılarımı bir kenara koyarak -mesela özge özberkin hep aynı şekilde aynı karakterleri oynaması, dekorun berbat olması, burak sergenin nedense iki rolde oynaması, çocuk ve gençlerin rol yapamamaları vs- izlemeye başladım.. ama galiba türkler maalesef dönem filmi yapamıyorlar.. dekorlar tiyarto sahnesi gibi.. hiç bir inandrıcılığu yok.. konuşmalar zaten orta okulda türkçe öğretmenimizin hazırladığı müsamerelerdeki gibi.. filmin ardındaki niyet çok güzel, konu harika, elin amerikalısı bunun yarısı inandırıcıkta saçma konulara ne filmler çekiyor, ama yok yani bizde olmuyor.. karakterlerin her cümlesinden sonra bana gülme geliyor..)

- He's Just Not that Into You (bunun fragmanını ing.deyken izlemiştim, enteresan gelmişti.. ama çok şey anlatan ama nihayetinde pek bir şey söylemeyen bir film.. pek çok filmdeki evli çiftten kadın olanının uyuz ve takıntılı olması klişesinden tutun, bir sürü romantik komedi klişesine kadar hepsi mevcuttu.. ama yine de eğlenceli sayılabilir..)

-Devil Wears Prada (bu bir kaç yıllık bir film aslında ama ben izlememiştim.. yine hollywood klişeleri ile bezeli olsa da koskoca bir merly streep gerçeği. eskiden pek sevmezdim kendisini ama gerçekten inanıyorsunuz filmdeki karaktere.. bu filmde merly streep miranda olarak ne kadar inandırıcıysa the doubt'ta da muhafazakar rahibe rolünde de o kadar inandırıcıydı. boşuna almamış demek oscarları..)

başka filmler de vardı izlediğim ama hatırlamıyorum şimdi.. benjamin button'ı bir kere daha izledim mesela.. (kanaat getirdim brad pitt çok başarılı bir aktör ve yakışıklı olması onun için bir handikap, asla yeterince ciddiye alnmayacak çünkü)

kitap olarak da yeşilçam dedikleri türkiye var elimde.. vedat türkalinin daha önce iki kitabını okumuştum (mavi karanlık ve bir gün tek başına- ki ikincisi bana dr'un ilk hediyelerinden biridir ve çok değerli ve güzel bir kitaptır) yeşilçam dedikleri türkiyeyi de bana yine dr tavsiye etmişti ama maalesef hiçbir yerde bulamuyorduk. nerdeyse sahafları araştırmaya başlıycaktık ki tesadüfen bulmuş dr'cuğum.. vedat türkali kitapları ne kadar güsel olsa da her kitapta ana karakterlere sinir olmuşumdur.. bu kitapta da aynı şey geçerli henüz yarılayamadım bil kitabı gerçi ama (bu arada yaklaşık 650 sf).. bitirince yeniden bahsederim..

güzel bir atraksiyon dr'un beni görmeye gelmesi oldu geçtiğimiz pazar.. akşam yemeği iin akçakocaya gittik.. ve oranın standartaları içi oldukça güsel bir yerde akşam yemeği yedik.. hava, yemekler, müzik inanılmaz güzeldi. maalesef fotoğraf makinası almayı unutmuşum yanıma ama bu h.sonu tekrarlamayı planlıyoruz.. kafamıza eserse denize bile girebiliriz.. :)

kısacası tatil planlarım başarısız.. bu h.sonu bi arkadaşımın başka bi şehirde nişanı var.. ilk duyduğumda pek heyecanlanmıştım ama bu rehavetten kurtulup gidebilir miyim bilmiyorum.






30 Haziran 2009 Salı

En Sonunda Tatil!!!

En son post yazmamın üzerinden nerdeyse iki hafta geçmiş.. geçtiğimiz sene boyunca internet başında o kadar çok vakit geçirdim ki türkiyeye dönüğümde b.sayar açmak gelmedi içimden.. sadece cep telefonumdan maillerime baktım. ama anladım ki internet benim için bir alışkanlık olmuş. sürekli olarak yapmam gereken bir şey var ama yapmamış gibi hissediyorum. anladım ki bu eksiklik internetmiş..

ank.da bir hafta geçridikten sonra bir kaç gündür ailemin yanındayım. bu hafta annemin evini taşıycaz.. (of hiç sevmiyorum bu işleri) sonra da yaz için yoğun bir plan beni bekliyor.

Yaşadıkça yazıcam..

15 Haziran 2009 Pazartesi

Cannot believe this is all over!!



Geçtiğimiz iki ay boyunca arkadaşlarımdan en sık duyduğum ve kendimin de en sık tekrarladığı cümle şu oldu.. "I will be so glad when this all over.." sanırım öss den sonra en stresli sınav dönemimi atlatmış oluyorum pazartesi günü itibarıyla.. (of bu kelimeyi de her hangi bir yazıda kullanmayalı aylar olmuş.. ama doğru yazıma dikkat çekiyorum yine de :)) )

bu seneyi geçip seneye devam edebilmemiz için ingiliz eğitim sistemi açısından yüksek bi ortalama olan 60ı tutturabilmek için en son türkiyeden geldiğim tarihten beri -ki ay oluyor nerdeyse- her gün kütüphanedeydim.. sanırım bu bünye öss den ya da iş sınavlarından beri böyle bir tempo görmemişti..

özellikle son bir aydır ortalama on-on iki saatimi kütüphanede ders çalışarak geçirdim.. en son geçen hafta oturmaktan bacaklarımın arka kısmının tamamen morardığını gördükten sonra nerdeyse sinir krizinin eşiğine geldim.. tam da doğum günüm öncesiydi.. ertesi sabah maillerimi açıp da çok yakın bir arkadaşımdan doğum günüm için bir mesaj alınca sabahın yedisinde sinir bozukluğundan ağlamaya başladım.. 28 yaşımda her gün yağmur yağan bir yerde yosun bağlamak üzereyim, bacaklarım mosmor, bütün sevdiğim insanlar benden kilometrelerce uzakta, onlarla tek bağlantım skype ve telefon.. bu kadar sıkıntı ne için diye çok sorguladım kendimi..

sonra silkelenip kendime geldim.. iş yerinden birisinden duyduğumdan beri kendime düstur edindiğim "kendine acıma" lafını tekrar edip giyindim. (tabi bu ani ruh geçişlerinde ikizler burcu olmamın daa bir etkisi var tabi) Kütüphaneye gitmek üzere çıkarken flatmatelerim odalarından çıkıp kutladılar.. kütüphaneye geldiğimde de çok hoş bir sürpriz beni bekliyordu.. burda en yakın arkadaşım olan ve iki aydır neredeyse beraber ders çalıştığım arkadaşım anna bana sabah sabah pasta almış. kütüphanede masanın üzerine koymuş çok şeker bir kartla birlikte.. hem hüzünlendim hem de müthiş sevindim.. bütün günü yine de ders çalışarak geçirsem de bölüm arkadaşlarım gelince hep beraber pasta ve kahve keyfi yaptık.. bu insanları sadece 9 aydır tanıyorum ama çok enteresan bir deneyim oldu benim için. sarılırken ve doğum günün kutlu olsun derken ki içtenlikleri burada olmanın sıkıntısını bir nebze de olsa hafifletti.

sonra bütün günüm hem buradan hem de türkiyeden arkadaşlarımla ve ailemle telefonla konuşmakla geçti. akşam da türk grubu bir sürpriz yaparak ellerinde bir pasta ile geldiler.. ikinci bir kutlamayı da onlarla yaptım..

sonrasındaki dört günde üç saatlik üç sınav tecrübesinden bahsetmek istemiyorum bile.. mümkünse böyle bir şeyi bir daha yaşamak istemiyorum.. gerçekten çok sancılıydı.

sınavlarım bittiğinden beri çeşitli kutlama faaliyetleri içindeyim. pazartesi arkadaşlarımla top b partisine gittik. ama ben çok yorgun olduğum için pek bi şey anlamadım. dün gece sınıftaki diğer arkadaşlarımızın sınavlarının bitmesi ile yine başka bir organizasyona katıldık. sanırım dört saat boyunca durmadan dans etmekten dolayı bacaklarımı oynatamıyorum şimdi.

bugün ise son kez arkadaşlarımı görücem. bir yandan da eşyalarımı toplamaya devam ediyorm. çünkü yarın artık türkiyeye dönüyorum.. (yayyy) bu bir kaç gün içinde burada geçirdiğim dokuz ayın muhasebesini yaptım bol bol. buraya gelmeye karar vermek çok zordu. gelmek çok zordu.. esenboğa havalimanı uçağa binerken benim kadar ağlayan kimse görmemişti her halde.. ama bu kadar ağlamaya, çalışmaya, bacaklarımın morarmasına ve bu kadar özleme rağmen iyi ki gelmişim.. bu kadar deneyim, bunca dostluk ve öğrendiğim bu kadar şey (ekonomi anlamında) ileride bana kar kalıcak diye düşünüyorum.. birikimimin gerçekten çok arttığını hissediyorum. özellikle kitaplarımı ve ders notlarımın toplarken çalıştığım ve öğrendiğim şeylerin miktarına bir kez daha şaştım. buradan ayrılırken üzüleceğimi düşünmemiştim. şimdiyse üzülmek değil ama bir burukluk hissediyorum.

seneye eğer geçersem yine dönücem.. (ve annaya dediğim gibi "if there is anything like justice in this world, i should pass 'cos spend months in this pathetic library")

güzel bir yaz tatili hedefliyorum. ve eminim gelirken yine deli gibi üzülücem.. bu satırları da seneye neden geldim ben derken okuyup kendime moral depolamak için yazıyorum..

p.s. resimler ders çalışırken kafayı yememin bir sonucu..
p.s2. resimdeki bolero marka kalem yaklaşık beş senedir benimleydi. kendisiyle bol miktarda sınav atlattık. ama kendisini grup halinde mikro sorusu çözerken kaybettim. üzgünüm. :(

2 Haziran 2009 Salı

Mousakka

Ben- canım bil bakalım bugün öğle yemeğinde ne yedim..
dr shephard- iskender? kalamar?
Ben- ya dalga geçme!!
dr shepherd- pırasa?? ben hergün pırasa yiyorum burda sen yokken (en son iskender yediği için "ben burda pırasa yiyorum sen orda iskender yiyosun" diye ağlamıştım, bu cevap ondan dolayı)
Ben- hayır ya musakka yedim..
dr shepherd- nerden buldun orda musakkayı??

Valla musakkayı kütüphanenin cafesinde buldum :) Uzun zamandır kütüphanede yaşıyorum. malum sınavlarım çok yaklaştı. Genelde de kütüphanenin altında bir cafe/restoran var. orda yiyorum yemekleri de.. bugün gittiğimde bir baktım menüde mousakka var.. aha diye atladım tabi. sonra yanımdaki arkadaşım söyledi.. meğer kendileri pek ünlü bir yunan yemeğiymiş.. şimdi cafe falan dedim de gayet dandik bi yer aslında.. yani böyle dünya mutfağından süper lezzetler falan sunan bir yer değil. yani buradaki saçma kafede bile olduğuna göre demek pek ünlüymüş kendisi..

"Ay bizim yemeğimizin üzerine konmuşlar" diye bik bik yapmıycam. sonuçta yıllarca dip dibe yaşamışız, rakımız da, baklavamız da, dolmamız da aynı olabilir de.. yani adamlar musakka gibi dandik bi yemeği bile pazarlamışlar ya.. ona hayranım...

bizde hala mantının yanına ingilizcesi yazılacağı zaman turkish ravioli yazıyoruz ezik ezik.. haksız mıyım??

28 Mayıs 2009 Perşembe

Wasting My Time!!


Öyle mi acaba???

24 Mayıs 2009 Pazar

...


...
"Bazen herkesten sıkıldığın oluyordur
Fişi çekip dükkanı kapatasın geliyordur"

...

tam da bu moddayım..

22 Mayıs 2009 Cuma

Sınav Sonrası Güneşli Havada Buz gibi Bira!!

Bugün final sınavlarımnda ilkine girdim..

Bu ingilizler enteresan insanlar.. şöyle kocaman bir balo salonu düşünün. bu salona yaklaşık 400 sıra (evet tam dört yüz) sıra koyun. hepsine düzgünce birer numara verin.. sonra birbirinden alakasız 4 bölümden 400 kişiyi, bölümlere göre gruplamak suretiyle aynı anda sınava alın..

biz international economics sınavındayken aynı anda French Literature, Physical bilmem ne mechanics ve Japanese (??) Law sınavları vardı. İşin daha da garibi bu sınavların hepsinin süresi farklı. Adamın biri elinde mikrofon konuşuyor. Şu sınav bitmiştir, lütfen sessizce sınıftan ayrılın diye.. Geri kalanlar devam ediyor.. Nasıl yöntem? süper değil mi? Şaka gibiydi tamamen. kendimi koca salonda minik bir nokta gibi hissettim. bir de ortam nasl gergin. zaten öss'den beter içeri cep telefonundan geçtim, kalem kutusu haricinde çanta vs sokmak yasak. ama sözlük getirmek serbest.. tabi bütün çinliler ellerinde kocaman sözlüklerle gelmişler.. (bu çinlileri ingilizce becerileri de ayrı bir post konusu olur sanırım :))

Neyse 3 saat boyunca sayfalar dolusu yazı yazdıktan, formüller türettikten ve grafikleri çizdikten sonra sanırım tanrının son bir aydır tek lutfu olan güneşli havadan dirty duck'ın terasına kurulduk, sınav mağduru üç kişi.. sonra bu dersi almyan ama bizi yalnız bırakmak isteyen sınıf arkadaşlarımız da dahil oldu bize.. :)hiç bir şey düşünmeden güneşte yayılıp buz gibi bira içmek pek güzelmiş yahu..

Kendime bir kaç gün izin vermek istiyorum artık. fırsattan istifade bir kaç arkadaşımla görüşücem. Yarın bir arkadaşla buluşma, üzerine bir sinema planı ve bir sınıf arkadaşımıza sürpriz doğum günü partisi gibi aktiviteler içindeyim.. eğlenceli olacak gibi görünüyor..

İngiltere'de tam 8 ayı tamamladım artık. dünyanın bir sürü yerinden bir sürü arkadaşlar edindim. ama maalesef hemen hemen hepsi seneye programları bittiği için ayrılacaklar. Bazılarını gerçekten çok sevdim, müthiş eğlenceli sohbetler ettik, farklı şeyler öğrendim her birinden. ama acaba onları bir daha görebilecek miyim?? Bunu düşündükçe üzülüyorum bir yandan..

17 Mayıs 2009 Pazar

"Sekiz yaşında ve aşıksanız hayat çok güzel!!!"


28 yaşında;

yazın hiç uğramadığı, günler boyunca kesintisiz yağmur yağan, yağmur yağmadığında çılgınlar gibi rüzgar esen bir yerde yaşıyorsanız;

her sabah ördek sesleri yüzünden 7de uyanıyorsanız;

bütün sevdikleriniz / özledikleriniz sizden ayrı yaşıyorsa;

günlerinizi artan bir baskı altında sürekli kütüphanede tozlu kitaplar arasında geçiriyorsanız;

kendi dilinizde sohbet etmeyi dertleşmeyi özlemişseniz;

alışveriş yapmak için markete gitmek bile sosyal bir aktivite halini almışsa;

bütün eğlenceli planlarınız bir ay sonrasına dairse;

bile hayat güzel... hmm.. sanırım..

to be honest, life sucks... :((

Başlık: cedric

13 Mayıs 2009 Çarşamba

Geçtiğimiz Haftanın Sosyal Etkinlikleri

Sınavlarımın yaklaşması yüzünden son derece otçul bir yaşam sürüyorum bir süredir.. Zamanımı daha verimli geçirmek için sürekli planlar yapıyorum.. genelde uygulamadığım planlar yapmakta üzerime yoktur.. tabi ajandama bir günde on makale okumak artı üzerine ekonometriden 2 chapter yazdığım için benim planlarım ilk günden yalan oluyor..

hem stresten hem de yoğunluktan canım pek bir şey yapmak istemiyordu. uzun zaman sonra ilk defa cumartesi akşamı arkadaşlarımla dışarıya çıktım.. önce il divo isimli italyan yapımı bir filme gittik.. film 90lı yıllarda italyada mafya ile işbirliği yaptığı için yargılanan başbakanın öyküsünü anlatıyordu. filmi izlediğimizde grupta bir italyan arkadaş vardı, onun dışındakiler (ben de dahil) tabi pek bi vakıf olamadı konulara.. neyse enteresan bil filmdi.. işin entreresanı adamın bu kadar şaibeye rağmen 7 (evet yazı ile yedi) kez başbakan seçilmiş olması :) filmden sonra da okulumuzun yeni trendy mekanı dirty duck'ta takıldık.

pazartesi günü de birmingham'a Yann Tiersen (Amelie, Good Bye Lenin film müziklerinin bestecisi) konserine gittim. Konser pek beklentilerimizi karşılamadı.. biz büyük bir konser salonunda film müzikleri dinlemeyi bekliyorduk (mesela şöyle..)



Onun yerine barımsı bir yerde son derece gürültülü ve sert bir müzikle karşılaştık. ama yine de Yann Tiersen'ı en önden :)) izleme şerefine de nail olduk.

sanırım bu konser de haziran ortasına kadar gidip gidebileceğim tek sosyal olay olacak.. zira çok çalışmam lazım çoookkk...







9 Mayıs 2009 Cumartesi

Nostalji..

Nerden esti bilmiyorum ama bugün aklıma taaa çocuk yıllarından bir dizi geldi (ben film diye hatırladım ama diziymiş).. ismini falan da bilmiyorum.. şimdi aklıma nerden düştüğünü de çıkaramadım..

ahmet özhan ve sibel turnagöl vardı başrollerinde.. benim maalesef öyle çok fazla bir türk filmi kültürüm yoktur (bilen bilir..) hatta hababam sınıfı serisini bile tam izlememişimdir. her nedense annem kardeşimle bana izletmezdi öyle şabanlı falan filmleri.. hatta hatılıyorum annemler kardeşimi de alıp gezmeye gittikleri bir akşam (ki kazık kadardım, orta okula gidiyordum) televizyonda tosun paşa vardı.. ben de fırsattan istifade ancak o zaman izlemiştim.. bir de sanki gizli bir şey yapıyor gibi.. :)) anneme de demedim sonra film izledim diye.. :) sanırım o zaten benim baştan sona izlediğim nadir kemal sunal filmlerinden oldu..

neyse konuya döneyim.. böyle bu dizide ahmet özhan hafız gibi hoca gibi bir şey ve her zamanki gibi çok yakışıklı.. :) sanırım kendisindeki dönüşüm süreci de bu filmden sonraya rastlıyor.. film kültürüm zayıf desem de yakası karnına kadar açık gömleklere ağaçların altında hale soygaziye şarkı söylediği filmleri de bilmiyor değilim.. tabi algıdaki bu seçicilikte çocukluk yıllarımın bir kısımında kendimi emel sayın sanmamın (evet kişilik bozukluğu var bende) ve büyüyünce ahmet özhanla evlenmek istememin de payı olabilir.. napalım biz çocukken elde erol evginle ahmet özhan vardı.. erol evginin saçının peruk olduğunu çok erken öğrenmiş olduğum için kendisinden çabuk soğumuştum :))

uzun bir girizgah oldu; işte ahmet özhan bir de bir paşanın kızına aşıktı, sibel turnagöl.. kızla hafız birbirlerini çok severler ama işte paşa baba izdivaçlarına engeldir vs. Filmden aklımda kalan bir kaç sahne var.. birinde sibel turnagöl bahçede havuz kenarında oturuyo, mavi bir elbise giymiş. ahmet özhan da yanına geliyor.. sanırım tanışmalarının nedeni de müzik dersi gibi bir şeydi.. diğer sahnede aşk filmlerinin olmazsa olmazı jönümüzü destekleyen, komik ama has arkadaş ve ahmet özhan bir kahvede oturuyolar.. kızın da bir kardeşi vardı sanırım.. evde de hizmetçiler kalfalar vs..

neyse ki allahtan google var da hemen aradım buldum.. hafız yusuf efendiymiş adı ve 2 bölümlük bir diziymiş.. çekim yılı da 1989. ben 8 yaşındayken.. internetten afişini bile buldum.. ama bu sanırım sinema tarihinin en berbat afişlerinden biri olarak tarihe geçebilir.. canım hafız yusuf efendinin ne abuk bir resmini koymuşlar öyle..


5 Mayıs 2009 Salı

Love!!!

Ne kadar doğru bir tespit :)) Aşk emek ister'in modern versiyonu..

Kaynak: www.omgthatrocks.com

1 Mayıs 2009 Cuma

1 Mayıs...


Yine uzun bir kütüphane mesaisi sonrası nihayet odamdayım.. Final tarihlerim belli oldu, "Allahım ben bütün bunları nasıl çalışıcam, nasıl yetiştiricem" derken disiplin abidesi arkadaşım Anna ile kendimize "highly ambitious" bir plan yaptık ve ben de bu planı tatbik etmek üzere kütüphaneye takılıyorum bir süredir.. Tek sosyalleşme olanağım da merdiven arasında yaptığım telefon görüşmeleri ve beraber kahve/yemek molası verdiğim arkadaşlarım..

Bugün kardeşimin doğumgünü.. nedense hep kendi yaşımı hesaplayıp "of ya yaşlanıyorum artık" falan diyorum da onu nedense hala küçük gibi düşünmüşüm.. bugün kutlamak için aradığımda "e sen kaç oldun şimdi" sorusuna aldığım "26 bitti" cevabına "neeeee" diye cevap vermemle etraftaki herkes bana baktı bi an..

annemlere hep kızardım küçükken.. çünkü kardeşimle her kavga ettiğimizde bana "sen ablasın, o daha küçük" derlerdi.. bu 5 yaşındayken de böyle oldu, 15 yaşındayken de.. artık bu laf mı içime işledi bilmem.. daha dün elleri ve ayaklarıyla kapılara tırmanan kardeşim bile 27 yaşına girmiş.. zaman ne kadar çabuk geçiyor.. ne zaman büyücez derken artık yaşlanmaya bile yüz tuttuk.. ne garip.. umarım 27 yaşı uğurlu gelir....

Tabi bir de bugün 1 mayıs.. henüz haberleri ayrıntılı okuma fırsatım olmadı ama yine sorunlu geçmiş.. maalesef bunu bir güç gösterisine çevirip ve inatlaşmayı sürdürdükçe hükümet, bu görüntüleri izlemeye devam edicez.. Ne tuhaf, insanlar eşit ve özgür bir ülkede yaşamak istediklerini bile dile getiremiyor bu ülkede.. aklıma geçen sene iş yerinde yaşadığımız bir olay geldi. biri 1 mayısınız kutlu olsun diyince beraber çalıştığımız insanlardan biri gayri ihtiyari "biz işçi miyiz ki" demişti.. sanki 1 mayıs sadece fabrikada çalışan işçiler için geçerli bir kavram.. biz steril ofislerimizde emeğimizi ortaya koyarak çalışmıyormuşuz gibi..

neyse tüm emekçilerin de günü kutlu olsun..

29 Nisan 2009 Çarşamba

26 Nisan 2009 Pazar

Kısa Kısa...

- Pazartesiye teslim etmemiz gereken bir grup projesi; proje grubunda birbirinden çeşit 5 insan; grupta hiç bir şekilde toplantılara katılmamış, telefonlara maillere mesajlara hiç bir cevap vermemiş bir hintli; sürekli kendi istediği olsun isteyen bilmiş bir alman; hırslı ve disiplin abidesi bir avusturyalı ve "bitse de gitsek" diyen bir italyan var. akdeniz insanı olmamızdan kaynaklana bir nedenle sanıyorum ben de "bitse de gitsek" modundayım..

-her şey kendi istediği gibi olsun isteyen arkadaş projeyi latex diye word processorda yazmamız konusunda ısrarcı.. bu yaştan sonra yeni bir şey öğrenmek istemiyorum.. :( çok karışık ve zor.. wordün suyu mu çıktı..

- gelecek seneye kalacak yer sorununu çözdüm gibi sanırım.. seneye kampüste değil şehirdeyim.. medeniyete adım adım yaklaşıyorum..

- ekonomik kriz müzik sektörünü de vurdu galiba.. mevcut bütün şarkılardan ve şarkıcılardan sıkıldım.. yeni arayışlar içerisindeyim..

- nil dinledim, sanırım sırf gıcıklıktan sevmedim.. ön yargımın nedeni ise popüler kültürle hiç bir ilgisi olmayan ve mor ve ötesi hariç türkçe müzik dinlemeyen dr shephard'ın geçenlerde nil de şeker kız demesi.. bir de bunun üzerine iki gün sonra ist.da yemek yemek için gittiğimiz yerde yan masamızda karşımıza nil çıkmasın mı.. o kadar da güzel değil.. (kıskanç smiley...)

- havalar ne güzel derken yine rüzgarlı tipik ingiltere havasına büründü bugün.. depresif ve tabi ki gri..

- sınav tarihlerim belli oldu.. çok stresliyim.. ama 15 haziranda herşey bitmiş olacak..

- yaz için kız arkadaşlarımla yunan adalarına gitmek gibi bir planımız var.. onunla ilgili araştırma yapmaya başlamam lazım..

- baharda iş çıkışı tunalı yapmak istiyor canım.. en son bunu yapmak istediğimizde ulusta bomba patlamıştı.. berbat bir gündü.. (bu günü çok iyi hatırlayanlar olacaktır) ama nedense bahar bana tunalıyı hatırlatıyor..

-ankarayı ve evimi özledim..

23 Nisan 2009 Perşembe

Strawberry Bana Mesaj mı Veriyor?




Kendimi fıçı gibi hissettiğim bu dönemde bu mail yarama tuz bastı.. birden gıcık oldum.. bugün aslında 45 dakika yürüdüm ama bundan sonra daha uzun ve daha sık yürüyüşler yapıcam..

sınav dönemi öncesi kararlar listeme bir yenisi daha eklendi.. hadi hayırlısı bakalım..

21 Nisan 2009 Salı

A treat to myself..



Yanda gördüğünüz güzel mavi şey artık benim.. daha önce bir arkadaşımın hediyesi olan minik bir ipod kullanıyordum ama ekranının olmaması ve hafızasının yeterli olmaması nedeniyle onu araba ipodu yaptık.. yolculuklarda vs arabada dinlemek için.. amazondan sipariş ettiğim 4. jenerasyon ipodu'um da bugün geldi.. (amazon.co.uk'den 100 pounda aldım, sanıyorum türkiyedekinden biraz hesaplı oldu)

hevesle hemen müzik yüklemek istedim.. ancak yer kaplayıp b.sayarımı yavaşlatmasın diye bir dvd ye atmıştım müziklerimi ve dvd her nasılsa kırılmış yolda gelirken.. sonuçta sadece b.sayarımda 130 şarkıyı yükeleyebildim.. yani elimde 8 gb'lik bi ipod var ve şu anda % 80den fazlası boş :(

neyse ki pek sevgili bir arkadaşım bu aralar dinlemek istediğim bir iki şarkıyı mail attı saolsun.. :)

ben bir yandan da nasıl müzik bulurum diye düşünüyorum.. tr de olsa şakır şakır indirirdim ama burda üniversitenin networkünü kullanıyorum, yemedi o yüzden.. avea'nın müzik indirme servisinden ücretsiz yararlanabiliyorum ama onlar da ipod da çalışmadı, korumalı olduğu için.. :(

ama bu vesileyle teoman'ın son albümünün tamamını indirdim.. şu anda fonda o çalıyor.. belki ilk dinleyişimden olsa gerek pek güzel gelmedi.. çoban yıldızı nispeten daha sıcak sıcak geldi.. onun dışındaki şarkılar maalesef şimdilik başarısız benim nazarımda.. eski teomanla pek bir ilgisi yok gibi(ki kendisini üniversite yıllarımda pek severek dinlerdim, hatta hazırlıkta bir konseri için yağmur altında bir kaç saat beklemişliğim bile vardır)

bir de teomanla ilgili eleştirdiğim bi husus da, söz yazarken sanırım çok yaratıcı olduğunu düşündüğü sözleri birkaç şarkıda birden kullanıyor.. mesela "kar tanesi ol kon dilimin ucuna.. " ya benzer bir söz saat 03 00'de geçiyordu şu şekilde "küçük bir tanesi, onca yolu uçmuş sonunda tam dilimin ucuna konmuş.".. bunu özellikle mi yapıyor gönderme gibi de ben mi anlamadım bilmiyorum.. bu albümde de bu tip şeylere ratladım..

neyse belki dinledikçe severim, zira geçen sene de yüksek sadakatin albümüne baya bi saymıştım ama sonra aylarca dinledim..

Bursa Nutku

"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.


Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”


Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”


İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!"